Yaşadığım şehrin sokaklarında soğuk kış gününe rağmen dolaşmaktayım, üşüyen ellerimi bir nebze ısıtmak için pantolonumun ceplerine yerleştirdim. Issız sokak dan kalabalık bir caddeye çıkıyorum, Haciveyiszade caminin önünde dalgın-dalgın yürürken, yüzüme doğru, bir paket kağıt mendil uzatan oldu;
– Alır mısın? dedi.
Sesin geldiği tarafa baktım, uzunca beyaz sakallı, iri yapılı, yaşlımı-yaşlı bir adam, birkaç saniye baştan aşağıya bu ihtiyarı süzdükten sonra ‘’ihtiyacım yok’’ diyerek yoluma devam ettim. MaşaAllah adam sanki çam yarması gibiydi, kendimi iri yapılı zannederdim, onun yanında fidan gibi kaldım,,, Yürümeye devam ediyorum, sonra döndüm baktım, Bu ihtiyar önüne gelen herkese mendillerini satmaya çabalıyordu. Birkaç kez, bu iri yapılı çam yarması yaşlı adama bakarken, çevremde ki insanların bana baktığını fark ettiğimde, yüzümü yere çevirerek yürümeye devam ettim, dondurucu soğukta yüzüm buz gibiydi. Yaşlı ihtiyar, zihnimin en derin köşelerinde beni meşgul etmeye başladı, Onlarca kalabalığın arasında yalnız başınaymışım gibi, ellerim cebimde Alaeddin tepesi istikametine doğru adımlarken;
– Ah İsmail ah, niye o ihtiyarla tanışmadın diye, düşüncelerime işkence çektiriyorum. İçim içimi kemiriyor, Niye konuşmadın? Niye tanışmadın? Niye halini hatırını sormadın? diye arka arkaya sorduğum sorulara, verecek cevap bulamayan duyu organlarım, sonunda pes etti. Alaeddin tepesinin yanından, Şerafettin camisinin oraya kadar yürümeye devam ederken bu ihtiyarı düşündüm. Son yılların en dondurucu soğuğun da bile, bir paket mendil satabilmek için ayakta duran ihtiyar adam, Nasılda oradan oraya koşuşturuyordu. Genci yaşlısı, çoluk çocuğu demeden, önüne gelen herkese, bir paket mendil satmak için uğraşıyordu. Aklımın düşünemeyen kıvrımları isyanıma teslim olmuş, yapmam gereken en doğru mesajı vermeye başlamıştı.
Duygu dünyam, her ne kadar O ihtiyarla meşgul olsa da, bedenim, arkadaşımın yanına gelmişti, kaç günlerdir görüşemediğim, seyyar ticaretle meşgul olan Mahmud’la hasret giderdim. Seyyar ticaret ile meşgul olan diğer arkadaşlar, guruplar halinde tezgahlarının başında soğuktan titreşirlerken,,, Birkaç arkadaşla beraberiz, özellikle Mahmud bizi neşelendirmeye çalışıyor. O an için, Ne gülecek halim, Nede espriler yapacak neşem vardı.
Arkadaşımın ikramı olan iki bardak çayı arka arkaya yudumlarken, ısınması gereken içim ve sıcak çay bardağını tutan ellerim, üşümüş bedenimi ısıtmaya yetmiyor. Arkadaşın yanında fazla duramadım, bu tarafa gelmişken birkaç tane yeni çıkan kitaplardan almak için kitapçıları gezdim ve tekrar, o çam yarması gibi duran ihtiyar adama doğru niyetlenerek geri döndüm. Gelirken geçmek bilmeyen zamanım, dönüşüme ayak uyduramamış ve koşarcasına attığım adımların neticesinde, o ihtiyar adama yaklaşmıştım, bütün dikkatimi onun hareketlerine verdim, gözlerimi ondan ayırmıyorum. Dondurucu soğuğa aldırış etmeden her adımda ona yaklaşırken buruk bir sevinç yaşıyorum. O ihtiyar ise, elindeki bir paket mendili satmaya çalışıyor, dakikalarca satmak için uğraştığı mendili, Değil satmak, dönüp bakan bile olmuyordu. Kendimi ona fark ettirmeden iyice çaprazından yaklaştım ve birden bire karşısında duruverdim, biraz tereddüt, birazda korkuyla mendil paketini uzatarak;
– Almaz mısın? dedi.
Hiçbir şeye aldırış etmeden, yüzüne kat-kat sardığı atkıdan dolayı, sadece gözleri ve birazda sakalının aşağısı görünen ihtiyara, biraz görmek istercesine müdahale ettim. Yabancı bir insanın beklenmeyen bu müdahalesinden korkmuş bir ses tonuyla;
– Mendil almaz mısın? dedi.
– Alırım tabi ki, ama önce tanışalım, dedim. Yaşlı adam kekeleyerek;
– Tabi-tabi, dedi.
– İsmim İsmail.
– Demek ki adaşmışız benimki de İsmail.
– Nerelisin? dedim.
– Doğuluyum, doğudan geldim buralara.
– Bende Konyalıyım,,, hem fark etmez ikimizde Allah’ın kuluyuz değil mi? Senin hiç kimsen yok mu? Seninle ilgilenecek sana bakacak birileri, çoluk çocuğun, akrabaların yok mu? dedim.
Sıcak ilginin verdiği güvenle, tedirgin tavırlardan uzak, rahatlamış bir hal üzere başından geçenleri anlatmaya başladı. Tokalaştığımız ilk andan itibaren sıkı sıkıya tuttuğu elimi hiç bırakmamış, yaşadığı sıkıntıları anlatmaya devam ediyordu. Anlattığı her acının sonunda farkına varmadan elimi daha çok sıkmaya başladı. Sanki bir şeyler söylemek istedi, ama bir türlü diyemedi, Anlattıkça ses tonu ara sıra değişiyor. Haydi çekinme, ağlamak istersen ağla diyecek olsam, Bu yaşlı adam, bu çam yarması insan, nerede ise çarşının göbeğinde ağlayacaktı. Sormamak için kendimi zor tuttum ve yutkundum, bir an nutkum tutuldu. Yakın zamanda, yılların destekçisi biricik eşini kaybetmiş,,, Evine ekmek götürebilmek için mendil satmak zorundaymış, üzerindeki paltosunu sütçü Mücahid vermiş, sonradan duydum ki, O paltoyu da Mevlüd ayarlamış, bir bayan öğretmen bazen kendisine erzak alıyormuş, onunda tayini çıkıp başka şehre gidince, şimdi daha fazla ihtiyaç sahibi olmuş…
O ihtiyar anlattıkça, İslam’ı yaşama gayretinde olan acizane bende, yerin dibine batıyordum, o anlattıkça halimden utandım. Rasulullah (s)’ın yolunda olmaya çalışan biri olarak, bu duruma nasıl duyarsız kalabilirdim, duygu dünyamı batıran duyarsızlığım, son çırpınışlarını yaşarken, daha fazla çalışamamaktan utandım. Bu ihtiyar adam çam yarması ihtiyar, yaşadıklarını ayaküstü kısaca anlatırken, sımsıkı tuttuğu elimi bırakmamış ve elimden daha çok sıkışan yüreğim, bu manzaraya fazla dayanamamıştı. O ihtiyar adam la birlikte ağlamamak için kendimi zor tutuyorum, Bunca kalabalığın içinde ağlanır mıydı? Ağlanır mıydı be? Ağlanır mıydı İsmail? dedim içimden.
Bu yaşlı adamı dinlerken gözlerimi zor tutuyorum, onun gözlerinden gözlerimi kaçırarak, Karşımda duran Hacıveyiszade caminin görkemli duran yüksek sütunlarına, kubbelerine ve minarelerine bakıyorum, Kim bilir ne paralar döktüler? Kim bilir süslemelerine ne paralar harcadılar? Şimdi övünmek isteyen övünebilirdi. Kim bilir Haciveyiszade hoca şimdi yaşıyor olsaydı! Bu ihtiyarın halini duysaydı-görseydi, her zaman olduğu gibi maaşın tamamını ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Camiden çıkmaya başlayan cami cemaati bu ihtiyar adamı tanır mıydı, halini bilir miydi? Ve caminin bitişiğinde müftülük binasında duranlar, sıcacık koltuklarına oturanlar, belki de fakirlere yardım etmenin hutbesini hazırlıyorlardı.
Rasulullah (s)’ın hayatı, mücadelesi aklıma geldi, Onun yaşantısı, onun evi, onun giyimi, onun mescidi ve sadece onu, yine onu düşündüm ve kendi halimi düşündüm, Cami cemaatini ve müftülük binasını düşündüm… Bizler yaşadığımız bu yerde hepimiz Onu örnek aldığımızı söylüyoruz, şu halimiz-şu yaşantımız,,, Hacıveyiszade caminin önünde, kaldırım kenarında hayat mücadelesi veren, sadece bir ekmek için bir paket mendil satmaya çalışan çam yarması ihtiyar adam. Çevremizde koşuşturan onlarca insan, yollarına devam eden onlarca kimse ve karşımda yaşlımı-yaşlı bir Müslüman. Bütün bunlar arasında Kar fırtınasına direnen bahardan kalma, bir çiçek gibi duran ihtiyar adam. İhtiyarın anlattıkları ve gördüklerim karşısında bu manzaraya tahammül edecek gücüm kalmadı, beni tetikleyen duyu organlarımın hepsi iflas etmişti. İflasın habercisi olan gözlerim, son hallerini son çırpınışlarını yaşıyorken, çam yarması ihtiyara;
– Benden bir istediğin var mı? dedim.
– Allah rızası için birkaç torba yakacak lazım, kaç günlerdir evim ısınmıyor, dedi-demesine içim yandı, içim cız etti. Kendimden geçtim ve hızlı adımlarla oradan ayrılırken geri dönerek;
– Adresini ver, dedim. Adresini ver,,,
– Ben buradayım, dedi. Ben buradayım,,,
Sırtımı döndüm yoluma devam ederken, O hala arkamdan bağırıyordu;
– İsmail gardaş, ben buradayım, ben buradayım. Ne zaman istersen beni burada bulursun, ne zaman istersen,,,
O ihtiyar adamın sözleri iç alemimde yankılanmaya devam ederken, benimde dayanacak gücüm kalmamış, duyu organlarım da ki son kale olan gözlerim iflas bayrağını çekmişti, hem ağlıyor, hem de yoluma devam ediyordum,,,,,
Seyyid Muhammed İsmail – Konya
