Ay: Haziran 2020

ÜÇ ARKADAŞ

Konya dışından üç tane genç tanışmaya gelmişler, hepsi bir birinden pırlanta ve her biri öğretmen olmaya aday öğrenciler, başka şehirden geldiklerinden ve mesafe çok uzak olunca, elimden gelen en iyi hizmeti yapmaya çalışıyorum, Allah rızası için gelen bu yolculara, hizmet etmek benim için en büyük şereflerden bir tanesi. Ziyaret için geleceklerine dair, daha önceden haberim olsaydı, sadece tanışmak için gelmelerini istemediğim gibi engellemeye çalışırdım.
İnsanların öncelikle tanımaları gerekenler ve tanışacakları kişiler, Allah’ın seçtiği elçiler olmalı, Hz adem (a)’den, Hz Hatim (s)’ e kadar Kur’an’da zikredilen Rasulleri tanımalarını-tanışmalarını, sureleri ve ayetleri tanıyıp öğrenmeleri isterim-söylerim. Allah, toplumlara örnek ve önder olsun diye seçtiğine göre, onları farklı kılan bir çok güzellikler var, bu güzellikleri keşfetmelerini hatırlatırım. Bununla ilgili bildiklerimi teferruatlı bir şekilde üç arkadaşa anlattıktan sonra, elimden geldiğince onları memnun etmeye, ev sahibi olarak yapmam gerekenlerin en iyisiyle ağırlamaya çalışıyorum. Dört-beş saat doyumsuz bir sohbet ortamı oluştu, oturumun sonunda kalkmak için müsaade istedikleri vakit, benden bir isteklerinin olup olmadığını, hizmetimden, verdiğim ikramlardan memnun kalıp-kalmadıklarını sordum. Son derece memnuniyetlerini dile getirdiler, o kadar yolu geldiklerine değdiğini ifade ettiler. Bu memnuniyetlik karşısında, gönül rahatlığıyla gençlerden ikram isteyebilirdim,
– Bende sizlerden bir ikram istesem bana kızmazsınız değil mi? dedim.
– Tabi ki hocam buyurun, dediler.
Sağ tarafımda duran gence yönelerek;
– Sende bana, en iyi bilip anladığın bir ayeti ikram eder misin? dedim.
Sorumun muhatabı olan genç, şaşkınlık veren bakışlarla, biraz düşündü, arkadaşlarına ve bana baktı sonra ağzından şu cümleler döküldü;
– Vallahi hocam çok Kur’an okuyan birisiyim, şimdi siz aniden sorunca, beklemediğim bir soruydu, kendimi yokluyorum, düşünüyorum, bu konuda ne diyeceğimi bilemiyorum, inan ki aklıma bir şey gelmiyor, dedi.
Genç arkadaş şaşkınlığını ve heyecanını bir türlü atamayınca,
– Sana görev dedim, Kura’n-ın açıklamasını 1 ayda okumanı istesem kabul eder misin? dedim.
– Tabi ki hocam bu bana verilen en güzel ceza, dedi.
İkinci sırada ve karşımda duran gence yöneldim, soracağım soruya cevabı hazır gibi rahat tavırlarıyla son çayını yudumlarken, arkadaşına sorduğum aynı soruyu, ona da soracağımı bekliyordu ki;
– Sende bana, yaşadığın en güzel ayeti ikram eder misin? dedim-demesine de, karşımda duran gencin yudumladığı çay, boğazında kalmış gibi öksürmeye başladı.
Önceki arkadaşından sadece bir ayet istemiş olmamdan dolayı, bu arkadaş kendince hazırlığını yapmıştı ve kendisine de aynı soruyu soracağımı beklemesinden olacak ki, sorunun cevabına hazırlanmış olarak rahat tavırlar sergilemişti. Bu arkadaştan yaşadığı bir ayeti söylemesini istememden dolayı, rahat tavırları kaybolmuş ve şimdi öksürüyordu.
– Yaşadığım bir ayet mi? dedi.
– Evet, yaşadığın en güzel ayeti ikram et, dedim.
Bir öncekine verdiğim görevi hemen üstlendi;
– Hocam bir ayda, Kur’an-ın açıklamasını okuyacağım, dedi.
Bu arada hepimiz tebessümler ederek gülüyoruz, Sol tarafımda oturan genç belki de içlerinde en rahat olanlarıydı, arkadaşlarına sorduğum iki çeşit sorudan biri geleceği ümidi ile çoktan hazırlığını yapmış, ve benden sorusunu bekliyordu. Üç arkadaş sorumu beklerken, onlara şu hikayeyi anlattım;
….. Bir gün hocanın biri vaaz vermek için, hutbeye çıkmış, ve demiş ki;
-Ey cemaat bugün sizlere ne anlatacağı mı biliyor musunuz?. Cemaat;
– Bilmiyoruz hocam, demişler. Hoca da;
– Bilmiyorsanız, İslami bir şeyler öğrenin gelin diye hutbeyi bitirmiş. Cemaat;
Hocanın bu sorusundan dolayı, bir sonraki hutbe için hazırlık yapmışlar, demişler ki;
– Eğer hoca aynı soruyu bir daha sorarsa, hep beraber biliyoruz diyelim de, hoca o zaman ne yapacak.
İkinci hafta hoca tekrar vaaz vermek için hutbeye çıkmış, demiş ki;
– Ey cemaat şimdi sizlere ne anlatacağımı biliyor musunuz ?
Cemaat kendi aralarında anlaştıkları gibi, hep bir ağızdan biliyoruz hocam, demişler. Hoca;
– Ne anlatacağımı biliyorsanız, anlatmaya gerek yok demiş ve hutbeden inmiş,
Bu durum karşısında cemaat, daha dikkatli ve tedbirli davranmaya karar vermiş, bir sonra ki hutbe için şöyle bir hazırlık yapmışlar. Eğer hoca tekrar hutbeye çıktığında, ne anlatacağımı biliyor musunuz derse, ‘’cemaatin yarısı biliyoruz’’, ‘’diğer yarısı bilmiyoruz’’ diyelim, bakalım hoca ne yapacak? demişler. Üçüncü hafta tekrar hutbeye çıkan hoca, cemaati biraz inceledikten sonra;
-Ey cemaat bu hafta ne anlatacağımı biliyor musunuz? demiş;
Önceden tedbirini alan cemaatin yarısı, ‘’biliyoruz’’ diğer yarısı ‘’bilmiyoruz’’ diye hocaya cevap vermişler.
Cemaatin akıllıca cevabından sonra, Hoca;
– O zaman bilenler bilmeyenlere anlatsın, demiş.
,,,,,,,
Bu hikayeyi anlattıktan sonra, sol tarafım da oturan gence baktım, Genç;
– Hocam ben cezama razıyım, inan bende hazırlık falan kalmadı, dedi.
Hepimiz gülmeye başladık,
– Dur bakalım, daha soruyu sormadım ki, dedim.
Diğer arkadaşları onu teselli edercesine;
– Herhangi bir ayet veya yaşadığın bir ayet isteyecektir, acele etme sorunu bekle, dediler.
– Hazırlığım vardı, ama hoca hikayeyi anlatınca,!!!
– Tamam, sözü fazla uzatmaya gerek yok, Sende bana, Rasulullah (s)’dan her hangi bir hadisi veya yaşadığın bir hadisi söylemen yeterli, hangisini istersen cevaplayabilirsin, dedim.
Genç arkadaşın beklediği soru, ayetlerden değil de, Rasulullah (s) sözlerinden gelince, Bu sorunun cevabını hiç geciktirmek istemeyen genç;
-Hocam bende, en iyisi güzel cezanızı kabul ediyorum, bir ayda Kur’an-ın açıklamasını okuyacağım inşaAllah, dedi.
Hepimiz tebessüm ederek gülmeye başladık,,,
,,,,,,,
Bir ay sonra genç arkadaşlar tek-tek aradı ve Kura’nı okuduklarını söylediler,,,
Elhamdulillahi rabbil alemin
Seyyid Muhammed İsmail – Konya

HAK GELDİ, BATIL ZAİL OLDU

Kaç günlerdir Konya’nın ücra bir köyüne gitmek için niyet ettiğim halde, bazen zamanın şartlarından dolayı gitmek için müsait olmadı, bazen de zamanım olduğu halde, ekonomik şartlardan gidememiştim. Nihayet elime geçen ilk fırsatta gitmek için hayalini kurduğum köy yolundayım, beni buralara sürükleyen sebep, köyün kalabalık nüfusuna rağmen, cemaatin birkaç kişiden oluşmasından kaynaklanmaktadır. Çevre köylere göre neredeyse İslam adına en ufak bir yaşamın ve çabanın olmadığı bu yerde, din düşmanlığının ve küfür yaşamının hakim olduğu bir yer, köyün imamı ancak düğünlerde ve cenazelerde hatırlanıyor, Başka günlerde hocanın varlığı veya yokluğu hissedilmiyor. Allah’a kulluk görevleri hususunda sadece birkaç kişiden cemaat oluyorsa, burada bir şekilde sorunlar var demektir, bu sorunların ele alınıp çözüme kavuşması gerekiyor.

Mescid de toplanması gereken köylüler, iki kahvehanede toplanıyor, Birincisi yaşlıların bir araya geldiği, ikincisi gençlerin yoğun ilgi gösterdiği kahvehane var… İlk ziyaret ettiğim yer, ihtiyar heyetinin buluştuğu ve köylüler tarafından yaşlılar kahvehanesi diye isimlendirilen mekana giriyorum, herkes meraklı bakışlar içerisinde güler yüzle karşılıyorlar. Tanışma faslından sonra, onlara geliş sebebimi anlatıyorum ve izin isteyerek vakit kaybetmeden sohbete başladım, dakikalar geçtikçe, elhamdülillah dersimiz bereketli geçti, arada sorulan sorularla büyüklerimizin ilgi odağı daha çok arttı. Güzel geçmekte olan sohbeti bir saat sonra bitirmek zorunda kaldım, çünkü zaman hızlı ilerliyordu, titizlikle üzerinde durmam gerekenler gençlerimizdi, yani bu toplumun gelecekteki etkenleri olduğu için, gece yarısından önce gençlerin kahvesine gitmek için müsaade istedim. Yaşlılar kahvehanesinden çıkarak, şimdi Gençlerin kahvesine yaklaşırken, kahvehanenin dışarısı çok kalabalık ve geriden görünen kalabalığa yaklaştıkça küçük gruplar halinde ve kendi dünyalarında kaybolup gitmişlerdi. Gençlere selam veriyorum, selamı bile alan yok ,,,,,

Ve aleykum selam diyerek kendi selamımı alıyorum. Kahvehaneden içeriye girerken çok ağır bir koku rahatsız ediyor, belirli bir zamandan sonra bende bu kokuya alışıyorum. Kahve hanenin dışarısı gibi içerisi de çok kalabalık, bütün masaların çevresi fazlasıyla dolu, kapının giriş yerinin hemen karşısında, kahvehanenin sahibi aynı zamanda ocakçı başına yaklaştım. -Selamun Aleykum, dedim,,, Çaylarla meşgul olan kahvehane sahibi yaptığı işi bırakarak, selamın geldiği tarafa döndü, O an göz-göze geldik, -Ve aleykum selam, dedi. Karşısında yabancı olarak gördüğü beni, biraz süzdükten sonra, tekrar işine geri döndü. Belki de köylülerden birinin misafiri zannetmişti, Yanına biraz daha yaklaşarak, Konya’dan buraya niçin geldiğimi kısık bir sesle anlatmaya başladım, Anlattıklarımı dinledikten sonra, -Olmaz hocam!, dedi. -Neden olmasın? dedim. Yüzüme bile bakmadan -Sağ elinin tersiyle buradan gitmemi işaret etti,,,

-Hadi Hoca buradan gider misin?, illa bir şey anlatacaksan az ilerideki camiye gidin, dedi… Ben ise olduğum yerde duruyordum, istediğimi yapıncaya kadar gitmek istemiyorum, çünkü bu köye gelişim ilk ve son olabileceğini düşünerek, en güzel şekilde böyle bir imkanı değerlendirmem gerekirdi. Yarın ahrette bize neden anlatmadın, neden ısrar ederek uyarmadın diye yakama yapışacak olmalarına fırsat vermeden, bu işi ahirete bırakmadan, bugün bu yerde onlara ısrar etmeliydim. Emri bil maruf, nehyi anil münker, zamana ve ya şansa bırakılacak bir ibadet değildi. Kahvehane sahibinin kovalamasına aldırış etmeden, olumlu cevap almak için, sadece yarım saat izin vermesini istedim. Öfkeyle tekrar bana döndü, -Hocam şimdi sen, bu kahve ortamında dini sohbet yapacaksın öylemi? diye bağırdı… -Başımı sallayarak evet dedim. Beklemediği bu durum karşısında kahvehaneci öfkeyle konuşmaya devam ediyordu…

Belki onun için kabullenmesi zor bir durumdu, belkide sözle yapamadığını kaba-kuvvetle halledecekti, Sonuç ne olursa olsun, kahvehane sahibi suçluluk psikolojisiyle üste çıkma yolunu elinden geldiğince kullanıyor, Ve bu durum İnsanlarımızın hiç de alışık olmadığı bir davet metodu… Çünkü ömründe hiç tanımadığı biri tarafından, kumar oynanan, küfür sözlerin bol olduğu yerde sohbet yapılacak olması onun açısından kabullenilir gibi değildi. Şimdi, hayatı boyunca unutamayacağı bir olaya şahit… Karşısında asla taviz vermek istemediğim duruşumla, müsaade vermesi için sabırla ona bakıyorum,,, Öfkesi biraz daha artarak -Hocam şunlara bakar mısın? Bunlar seni dinlemezler,,, Allah-Allah çattık ya, dedi… İnatla öfkeyle kahve sahibi olmaz dedikçe,,,

-Neden olmasın, diye cevap veriyorum. -Hocam zahmet edip Taa Konya’dan gelmişsin, ama boşuna gelmişsin,, Şu gece vakti sen başımın belası mısın? (tekrar aynı şekilde, bir önceki lafını tekrarladı) -Hocam bunlar seni dinlemez, anlamıyor musunuz? dedi… Gayet kısık ses tonuyla, tane-tane konuşarak; -Sadece yarım saat izin versen, ne kaybedersin, eğer dinlemeyecek olurlarsa, benim sorunum söz veriyorum sohbeti hemen bırakırım, dedim. Çok öfkeli bir vaziyette yüzüme baktı, isteksiz bir şekilde, -Şimdi elimden bir kaza çıkacak, Tamam yaa anlatın, sanki bunlar seni dinleyecek, ne halin varsa gör, ben karışmıyorum, Ama Hocam yarım saati geçmesin, diye uyardı… İnanın o anki mutluluğumu anlatamam, dünyaları verseniz, bana verilen bu fırsatı asla değişmem. Vakit kaybetmeden kalabalık masalara döndüm, çok yüksek bir ses çıkacak şekilde iki elimin avuçlarını birkaç kere bir-birine vurduktan sonra, -Arkadaşlar diye bağırdım, Herkes bir anda neye uğradığına şaşırarak bakışlarını bana doğru çevirdiler. -Arkadaşlar sadece yarım saatinizi bana ayırmanız için, kahvehane sahibinden izin aldım. Şimdi sizlere Kur’an dan, sünnetten bazı bildiklerimi paylaşacağım, diye bir giriş yaptım ve hemen dersimize başladık. Kahve ortamında böyle bir şeye alışık olmayan gençler, birbirlerine bakarak böyle bir olayın şaşkınlıklarını bir müddet üzerlerinden atamadılar. Anlatılacak konu İslam ise; Dini değerlerin konuşulacağı yer cami olmalıydı, dinlemek-öğrenmek isteyenler camiye gitmeliydi. İslami değerlerden nasiplenmek istemeyenlerin gözünde ki Hoca, onların ayaklarına gelmiş ve hiç birinin kaçacak yeri ve mazeret olarak sunabilecekleri hiçbir sebepleri kalmamış olmasından dolayı, tuhaf davranışlar sergileyenler olmaya başladı, özellikle içlerinden biri şaşkınlığın vermiş olduğu ruh haliyle -Bu ne yaa dercesine gülmeye başladı… Ona bakarak -Burada komik bir şey varsa söyle de hep beraber gülelim, kendi başına gülmen biraz tuhaf kalıyor, aslında ağlanacak halimize gülüyoruz, dedikten sonra sustu ve ciddileşti. Sohbet yaparken karşımda duran herkesin duruşunu, tavrını ve ne kadar dikkatli olduğunu inceliyorum, bu arada, başka biri bütün bu yaşananlara rağmen, hiç bir şey yokmuş gibi, elindeki telefonla meşgul olmaya devam ederken,,, Ona seslenerek; -Telefonla oynayan arkadaş, şimdi en son sohbette ne söylediğimi biliyor musun?, dedim. Telefonu ile oynamakla meşgul olan genç, hiç beklemediği bu soru karşısında lakayt davranmayı bırakarak adeta dikkat kesildi,,, Tekrar ona hitaben, -Hey arkadaş sana söylüyorum, en son ne anlatmıştım, en son ne söylediğimi, söyler misin?. Bu olaydan sonra koskoca kahvehaneden ve onlarca gençten, ufak bir ses dahi çıkmıyordu. İşin önemine binaen kahvehanedeki herkes çok dikkatlice anlatılanları dinlemeye başladılar, dikkat ne demek sanki nefeslerini bile tutuyorlardı. Yarım saat boyunca bir tek ses çıkmadan dinlediler, Hatta kahveye yeni giren kim varsa, sessiz ortama ayak uydurarak sohbeti dinlediler. Kahve sahibinin verdiği yarım saatlik iznin sonunda herkese teşekkür ettim, kahve sahibine dönerek hani dinlemezlerdi, bak nasıl güzel dinlediler, dedim. Biran önce gitmemi bekleyen kahve sahibine teşekkür ederek, oradan ayrıldım…


15 gün sonra, 2. kez, tekrar yeniden aynı köydeyim, kahvehanenin dışarısı yine çok kalabalık, içerisi daha çok kalabalık, Kahvehane sahibi beni tekrar karşısında görünce, o anki halini anlatmak hiç de kolay olmasa gerek, bunu tarif etmem mümkün değil, Sadece dudaklarından şu sözler döküldü; -Hocam, yine mi sen? dedi… -Evet yine ben, dedim… -Niçin geldiğimi? sordu,,, Gayet rahat bir şekilde -Neden geldiği mi biliyorsun, dedim… -Sana izin vermeyeceğim, dedi. Onun gibi aynı ses tonuyla, -İzin verinceye kadar bekleyeceğim, dedim. Kahvehanede bulunan gençlerden bazıları, bizim konuşmalarımıza şahit olmaya başladı, Gayet kararlı bir şekilde tekrar; -Sadece yarım saat izin ver, dedim. Bizim konuşmalarımızı izleyen kahvedeki bazı gençlere baktı, birde bana baktı; -İyi tamam yarım saati geçmesin, dedi… Daha önceki yaptığım gibi yine yeniden, çok yüksek bir ses çıkacak bir şekilde iki elimin avuçlarını birkaç kere bir-birine vurduktan sonra, -Arkadaşlar diye bağırdım, Kahvede bulunan herkes, bir anda bakışlarını bana doğru çevirdiler. Orada bulunanlardan izin isteyerek daha önceki sohbetin devamı niteliğinde kaldığım yerden başladım. Anlattıklarımı baştan sona herkes dikkatlice dinledi, sohbet içinde artık ne gülen vardı, nede telefonla oynayan… Sohbetin bitiminde beni dinledikleri için herkese teşekkür ettim. Müsaade istedim, birkaç kişi -Hocam çayımızı içmez misiniz, dedi. inşaALLAH bir sonraki gelişimde içelim, dedim. Sohbetin devam edeceği mesajını da herkese vermiş oldum, ve oradan ayrıldım.


15 gün sonra, 3. kez tekrar yeniden aynı köydeyim ve nihayet biraz olsun istediğimi elde etmiş olmanın sevinciyle, kahvehaneye yaklaşırken, beni gören dışarıdaki gençler, birbirlerini uyarıyorlar, -Hoca geliyor -Hoca geliyor, diyorlar. Daha önce ilk gelişimi fark etmeyen, hatta selamımı almayan gençler, -Hoş geldin hocam, -Hoş geldin hocam diyerek, benimle beraber kahve haneye giriyorlar. Yine-yeniden tekrar karşısında beni gören kahvehane sahibi yarı-isteksiz bir şekilde buyurun hocam, diyor. Geldiğimi gören kahve hanedeki herkes, sessizliğe bürünüyor, Sohbetim, öncekinin devamı niteliğinde ve kaldığım yerden devam ediyorum. İstediğim olgunluğa gelmekte olan sohbet ortamında, Üç ders boyunca herkes dinleyici olarak, kalitesindeki güzelliğini artırdığına göre, Şimdi; Konya’da ki sohbetlerdeki, en doğal halimi sergiliyorum. Yani yeri gelince onlara şakalar yapıyor, yeri gelince güldürüyorum, bazen de soru-cevap şeklinde ilgilerini artırıyorum, Bazen de sürpriz hediyeler ve kitaplar getiriyordum. O günkü Sohbetimiz bitince, -Üç ders de beni sabırla dinlediğiniz için buradaki herkese çaylar benden, dedim. Birçok kişi yerinden kalkarak, -Olur mu Hocam?, çaylar bizden sen bizim misafirimizsin, diye itirazda bulunuyorlar. Ben ise onlara ikram etmek istediğimi söylüyorum, -Kesinlikle olmaz Hocam, Sen Konya’dan bizim için kalkıp gelmişsin çaylar bizden diye müdahale ediyorlar. Bu tartışmayı bozan kahvehane sahibinin sesi oldu; -Susun lan, Hocaya çay benden, dedi. Oturduk çaylarımızı içtik, muhabbet ettik ve o günkü gecemizde böyle geçti…


15 gün sonra, 4. kez tekrar yeniden aynı köydeyim, Kahvehanenin dışında duran gençlerle beraber, kapıdan içeriye giriyoruz, beni gören kahvehane sahibi, Ocaktaki meşguliyetini bırakarak hafif bir tebessüm ile yanıma geldi, -Hoş geldiniz Hocam, dedikten sonra yönünü oyun oynamakla meşgul olan gençlere dönerek, benim seslendiğim gibi; Yüksek bir ses çıkacak şekilde iki elinin avuçlarını bir kaç kere bir-birine vurduktan sonra, -Arkadaşlar, herkes oyun oynamayı bıraksın, Hoca’mın anlatacaklarını dinlesin diye bağırdı,,, devamında ise; -Eğer içinizden birinizin Hocamı dinlemeyecek olursa, defolup gitsin bir daha buraya gelmesin, dedi.Bir anda ilk gelişimden, son gelişime kadar geçen süreyi gözlerimin önünden geçirdim, Kahveye geldiğim ilk günkü şaşkın bakışların yerine, şimdi gözleri gülen, sohbetimi canı gönülden dinlemek isteyenler vardı. Sohbetin yarım saat anlatma sınırı kahveci tarafından kaldırıldı, bu sürenin ne kadar olması gerektiği bana bırakıldı ,,, Ben doyuncaya kadar, onların dikkati dağılıncaya kadar anlattım,,,
 

15 gün sonra, 5. kez, 15 gün sonra, 6.kez, 15 gün sonra, 7. kez derken, kış boyunca çok güzel ders halkası oluştu. Baharın yaklaşmasıyla köydeki dersleri iptal etmek zorunda kaldık, çünkü köylülerin iş-güç zamanı başlamış oldu, belki de yaz boyu yaşadıklarını düşüneceklerdi…
 


3 yıl sonra, bu köyden dört kişi trafik kazasında öldüğünü duydum, cenazeye katılmak için yine köye gittim, Cenaze namazından sonra gençler çevremde halka oldular, tek-tek herkesle tokalaştım,,, -Hocam bu kış da sohbetlere tekrar başlayalım, dediler. Verilecek cevaptan haberdar olduğum soruyu sordum; -Ama sizler kumar oynuyorsunuz, namaz kılmıyorsunuz! dedim. Biraz geride bizi dinleyen kahvehane sahibi hemen öne atılarak, -Hocam, kimileri oyun oynamayı bıraktı, kumar oynamak isteyenlere de, benim kahvehanemde kumar oynamayı yasakladım, Konuşmamız gereken o kadar çok konularımız varmış ki, Şimdi herkes muhabbet ediyor. Müşteri kaybederim korkusuyla size ne kadarda haksızlık etmiştim, dedi… Sünnetullah yasasının mutlaka yaşanacağını anlatan, şu ayet aklıma geldi, ‘’De ki; Değişmeyen gerçek (hak) geldi, sahte ve tutarsız olan (batıl) yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız (batıl) olan, er geç yıkılıp gitmek zorundadır!” (isra 81)


Seyyid Muhammed İsmail – Konya

SEYYİD MUHAMMED İSMAİL ve DÜNYANIN BİR-İNCİSİ

Rasulullah (s)’ın takip ettiği vahyin yolundan gitmek, her Müslüman’a farzdır, Bütün Müslümanlar bilir ki, Rasullah’ın ahlakı Kur’an-dı, onun yaşantısı ve onun davet ettiği Allah’ın emirleriydi. Bizlerde; Yaz-kış, gece-gündüz demeden, kolaylıklara ve zorluklara aldırış etmeden, Rehavete kapılmadan, Tevhidi bir yaşam uğrunda Allah’ın razı olduğu kullardan olmak için, başarılarımızın önceliği, sorumluluklarımız da ki fedakarlıklara bağlıdır. Rasulullah (s), kendisine gelen bütün emirleri, her ayeti ve her sureyi insanlara ulaştırma çabasındaydı, kulluk görevinin farkında olabilmek işte budur, bitmeyen azmin kaynağı elbette cennet özleminin verdiği mutluluktur.

Bir kişiyi Kur’an ile buluşturmak, namaza başlatmak, Allah’ın elçilerini tanıtmak, anlatılmaz bir heyecan ve mutluluk veriyor insana, hangi engeller aşılmaz ki,,, İşte bu düşünce ve gayretle Konya’nın muhtelif mekanlarını belirli aralıklarla ziyaret ediyorum, her ziyaretim yeni insanlarla tanışmama vesile oluyor,,,


Muhatap olduğum ve yeni tanıştığım insanlarla konuşmalarım nereden ve nasıl başlarsa başlasın, bir şekilde, bir yolunu bulup konuyu İslam’a bağlıyorum, sonra konuşmalarımızın gündem maddesi Allah’ın kelamı oluyor, ve Muhatabım, ister-istemez Yaratılış gayesinin sebebini düşünüp, kendini sorgulamaya başlıyor… Olması gereken bu değil mi? Burası imtihan dünyası değil mi? Bizlerin konuşmaları, Allah’ın emirlerine uymuyorsa, o sözler boş ve faydasız değil mi?, Allah’ın kelamıyla süslenmeyen o Mekanlar değersiz ve anlamsız değil mi? Allah’ın kelamını barındırmayan yürekler, insana ağır bir yük olmuyor mu? Bunun gibi birçok soruyu sorabiliriz, yeter ki sorunun cevabında samimiyet olsun… İşte şimdi sürekli ziyaret ettiğim Mekanlar dan birine giriyorum, Bugün tatil günü olduğundan çay ocağı kalabalık, Kapıdan içeriye girer-girmez bazı gençler beni görünce hoş geldin hocam diye tek-tek tokalaşıyorlar. Masalardan birine davet ettiler oturduk, oturduğumuz masaya bir masayı da sürükleyerek birleştirdiler, iki masanın etrafındaki sandalyelerin sayıları artarak masamızın çevresi hemen doldu, başımızda duranları da düşünürsek, bugün bir hayli ilgi var, Bugünkü farklılığın sebebi belki biraz sonra ortaya çıkacaktı… Aşırı sevgiyle alakalı ilgilerden daima rahatsız olmuşumdur, ne zaman sohbet gurubumuzda, aşırı derecede sevgi artıyorsa, oradan hep kaçmışımdır-kaçınmışımdır. Çünkü şahsa yapılan her türlü aşırı derecedeki sevgi ve ilgi olduğunda, asıl verilmek istenilen mesaj unutuluyor, böylece anlatılanlar değil, kişiler ön plana çıkıyor, böyle bir ortamda kişilerin kişilikleri ve davranışları gündem oluşturuyor, sadece kişiler konuşulur, kişilerin marifetleri anlatılır, bundan sonra varsa-yoksa o kişiler vardır. Halbuki yaratıcı varken, yaratılan gündem olmamalı, Allah’ın sözleri varken başkalarının sözleri gündemde kalmamalı, Bu dinin yegane tek sahibi Alemlerin Rabbı olan Allah’tır. Yedi kat semadan gelen vahyi en güzel yaşayan Rasulullah (s) varken, bizim gibi insanlar, ön planda olmamalı diye düşünür ve buna inanırım… Bana karşı sevgi ve saygısını gösterenler olduğu gibi, ters davranan, tuhaf karşılayan, hatta beni görünce yolunu değiştiren insanları anlayışla karşılıyorum, Onlarda benim bildiklerimi bilseler bu halde olmayacaklardı, Ama hidayet herkese nasip olmuyor. Kovalanmadığım sürece her yere giderim, her kişi ile konuşurum, gerçi kovalasalar bile neden bir daha ayaklarına gitmeyim,,, Şimdi bu çay ocağındaki ilginin sebebi nedir?, Başka zaman olsa dini konularda samimi olmayan buradaki bazı gençler, birden-bire beni görünce ilgi göstermelerinin birinci alameti ortaya çıkmaya başladı galiba; Karşıma oturttukları genci işaret edenlerden biri; -Hocam bu arkadaşımızı tanıyor musunuz?, dedi. Gösterdikleri arkadaşa bakarak tanımadığımı söyledim. -Hocam sen bu arkadaşı nasıl tanımazsın? -Gerçekten tanımıyorum, dedim. -Hocam iyice bak, belki bir yerden tanırsın!,,, Gözlerimi iyice gererek, birazda esprili bir şekilde; -İyice baktım ama tanımıyorum, dedim.


-Hocam bu arkadaşımız dünya birincisi,,, diye söylerken sanki megafonla bağırıyordu. Gayet yavaş bir şekilde; -Neyin birincisi? dedim. -Hocam arkadaşımız hafız, Kur’an okumada dünya birincisi, -Maşaallah, ne kadar güzel, demek ki arkadaşınız dünyanın bir-incisi,,, Masanın etrafında oturan gençlerden bazıları, -Hocam bizlere anlattıklarını bu hafız arkadaşımıza da anlat, neyi istersen sor? Dediklerin de benim açımdan konu anlaşılmıştı. Ara-sıra ısrarla geldiğim bu yerde anlattığım hakikatleri kabullenemeyen ama itirazda etmeyenler, şimdi arkadaşlarına güvenip, bir özgüven patlaması yaşıyorlardı, Kendilerince yaşadıkları onca mağlubiyetin, galibiyetini yaşamak için önlerinde çok büyük bir fırsat vardı. Hal bu ki anlattığım hakikatler, kulluk görevlerimizden oluşan, Allah’ın emir ve yasaklarıydı, yani cenneti kazanmaları için mutlak yapılması gereken amellerin başında, şirkten korunmanın, tevhide sarılmanın öğretilerinden başka bir şey değildi. Ama bu gençlerin İslam ile, tevhid ile alakaları olmadığı halde, bedava cennet hayaliyle büyük bir aldanış içerisinde kaybolup gidiyorlar, Sanki her şey onlar için oyun ve eğlenceden ibaret. Dünya birinci olarak karşıma oturttukları genç arkadaş, bana göre hafız olduğu için, Dünyanın birincisi değil, ‘’Dünyanın bir-incisidir. Çünkü sorumlu olduğu vahyi muhafaza etme görevini üstlenmiş ve korumakla yükümlü olduğu Rasulullah’ın mirasına talip olmuştur, Bir ‘’inci’’ gibi en değerli, en şerefli olana, en güzel şekilde muhafızlığı kabullenmişti… Gençler kendi arasında kaş-göz işareti yaparak; -Eee Hocam bize anlattıklarını bu arkadaşımıza anlat da, Bakalım arkadaşımız ne diyecek,,, (göreceksin senin hakkından nasıl gelecek der gibi konuşuyorlar) Aslında buraya her gelişimde anlattıklarım belli-başlı konulardı, Allahın kelamı ve Rasulullah (s)’ın sözlerinden başka sözler değildi, Şimdi konuyu fazla uzatmadan, meraklı bakışların dikkati dağılmadan, hemen konuya girdim. Dedim ki; -Bu arkadaşların İslami bir yaşantıdan uzak olması, beni derinden yaralıyor, özetçe söylemek gerekirse, İnsanlar için belirlenmiş iki yol vardır, biri cennetin yolu, diğeri cehennemin yolu, Bir insan Kur’an okur, namazını ikame eder, elinden geldiğince İslam’ı yaşamaya çalışırsa, o kişi cennet yolundadır, Cennetlik amellerle cennete gidiyor, demektir. Bir insan batıl da ise, İslam ile alakası yoksa, Kur’anın öğretilerinden uzaksa, Rasulullah’ı örnek almıyorsa, yani inandığı Allah hayatına karışmıyorsa, o kişinin yolu da cehennem yoludur, yani cehenneme doğru gidiyor demektir… Şimdi bu anlattıklarım arasında kafanıza yatmayan veya anlaşılmayan bir şey var mı?,,,,,

Hafız arkadaş suskunluğunu bozarak; -Allah için anlattıklarınız doğru şeyler, bu söylediklerinize aynen katılıyorum, dedi. Biraz önce heyecanlı ve hararetli olan gençler gitmiş, ortalığı bir sessizlik kaplamıştı, Ortamı tatlandırmak ve bunu muhabbete döndürmek için, Hafız arkadaşa; -Haydi sesini güzelleştiren Kur’an dan bizlere Fatiha suresini oku da, dinleyelim. Arkasından açıklamasını söylersen, güzel bir ortam olur inşaALLAH, bu gençlerimizde, Rabbımız ne diyor? ne emrediyor? Allah bizden ne istiyor? öğrenirler, dedim.. Böyle bir istek de bulunma amacım, Fatiha suresinde Allah’a kulluğun hatırlatıldığı, sadece Allah’a ibadet edilmesi gerektiği ve sadece ondan yardım istenileceğini bir kez daha hatırlatmayı düşündüm. Hafız, yani Kur’an-a muhafız olan arkadaş; -Hocam Fatiha suresini okuyayım ama Fatiha suresinin mealini hiç bilmiyorum dedi. Şaşırmış bir hal üzerine -Cidden bilmiyor musun, dedim. -Hocam gerçekten hiç okumadım, diye söyledi. Galip gelme derdine düşmüş gençlerin hüsranlıkları bir kat daha arttı. Burada bulunan herkesi uyarmam gerektiğini düşünerek, Arkadaşlar; Bu din müslüman’ım diyen herkesin sahip çıkması gereken bir yaşam tarzı olmalıdır, buraya geliyorsam öncelikle kendim için geliyorum, Hayra ne kadar çok sebep olursam, cenneti daha çabuk kazanacağım, inşaAllah razı olunan kullardan olacağım. Hafız arkadaşa yönelerek, -Biraz önceki şahid olduğumuz bu durum sana hiç yakışmadı, arkadaşların haklı olarak seni gözlerinde çok büyütüyorlar ama bunun farkında değilsin, sana saygı ve sevgileri çok fazla, bundan sonra ilk işin baştan sona defalarca Kur’anın açıklamasını okumalısın, ezberlemek için gece-gündüz nasıl okudu isen, Kur’an-ın anlamını da o kadar çok okuyup yaşamalısın, bu gençlere örnek olmalısın, onları sen uyarmalısın ve en az bir tefsiri dikkatlice okuyup bitirmelisin, dedim. Hafız arkadaştan bunun sözünü aldım, Yaşadığım bu olay sonrasında bazı gençler Kur’an okumaya ve namaz kılmaya başladılar,,,

Takriben 9-10 yıl sonra bir arkadaş ile birlikte kurumsal bir firmada, halletmemiz gereken bir işle meşgulken, yanımıza bir görevli yaklaşarak, -Hocam, Müdürümüz sizinle görüşmek istiyor, Buyurmaz mısınız? dedi ve geniş bir masada oturan, firma müdürünün yanına bizi getirdi,,, Müdür; -Hocam lütfen oturun,,, çalışanlara seslenerek arkadaşlar buraya çay getirin. dedi,,, Sonra; -Hocam beni hatırladınız mı?,,, -İnan bugün çok koşturmam oldu, sima yabancı değil ama nerde gördüğümü hatırlamıyorum… -Hocam, ben Mahmut !!! Hani hocam çay ocağında konuşmuştuk,, -Tamam-tamam şu bizim dünya birincisi !,,, -Evet Hocam… -Mahmut ne yaptın? Sözünü tuttun mu? Kur’anın açıklamasını ve tefsirini okudun mu? -Elhamdulillah, bana sebep oldunuz, Tefsiri okudum, Kur’anın açıklamasını da okudum ve okumaya devam edeceğim, dedikten sonra, her zaman olduğu gibi Sözümün sonu ‘’Elhamdülillahi Rabbil alemin’’ demek oldu,,,,,

Seyyid Muhammed İsmail – Konya

AKIBET, HAYR OLUR İNŞAALLAH

1 = Köylülerimizden Zübeyde teyze, eşi Mehmet abi ve çocuklarıyla beraber bizi ziyarete geldiler, Zübeyde teyze bir-kaç gün önce gördüğü rüyayı bizlere anlatmaya başladı. Mehmet abi, Annem, Babam, hepimiz dikkatlice Zübeyde teyzeyi dinliyoruz, Anneme yönelerek;


-Oğlun İsmail’i rüyamda gördüm,,, Annem; -Hayırdır inşaAllah dedi,,, Zübeyde teyzede; -Hayr-hayr diyerek anlatmaya başladı; -İsmail büyük bir evin içinde, odanın birinde kendi başına ibadetle meşgul oluyor, Öyle güzel ibadet ediyor ki, ömrümde öyle güzel namaz kılan görmedim. Ne zaman ayağa kalksa odanın her tarafı rengarenk çiçeklerle doluyor, Ömrümde görmediğim çiçekleri ismail’in yanında çiçek açarken görüyorum, bizlere rüyasını paylaşmaya devam eden Zübeyde teyze tekrar Anneme seslenerek; -Aba, dedi; -Çiçeklerin her birinden öyle güzel kokular yükseliyordu ki, sanki Kabe deki misk kokusu gibi yayılan kokuları ben bile hissediyordum, dedi.


2 = İbrahim amcamın dünürü Etem abi, çalıştığı inşaattan düşmüş, Hastaneden çıktıktan sonra da evine ziyarete gitmiştik, vücudunun bazı yerlerin de yara-bereler vardı, anlattığına göre göğsündeki kaburgalarında çeşitli kırıklar oluşmuş, kafatasında da üç-dört tane dikiş atıldığını söyledi. eş-Şafi olan Rabbımın sayesinde iyileşmeye başlamış, Bu konuşmanın ardından Hep beraber Koyu bir sohbetin içinde kayboluyoruz, Etem abi nasıl düştüğünü, hastaneye nasıl götürüldüğünü birazda komik bir şekilde anlattıkça gülüşüyoruz. Bulunduğumuz bu güzel sohbetin içinde, Etem abi, Babam, Mahallenin muhtarıyla beraber yine anlattığı bir konuya güldüğümüz sırada, Etem abi birden ‘’durun’’ dedi;


Sizlere, geçenlerde yaşadığım bir olayı anlatacağım, Bir rüya gördüm, ama rüya olduğuna kendim bile inanamıyorum, gerçek gibi her anını, en ince ayrıntısına kadar öyle güzel yaşadım ki, her şey gözlerimin önünde oldu, Acaba gerçek mi, Rüya mı diye sonradan kendimi sorguladım. (Bana yönelerek;) -İsmail özellikle bu gördüklerimi sen iyi dinle, çünkü rüyam seninle ilgili dedi ve anlatmaya başladı; -Mescidi haramda Hac görevimizi yaptıktan sonra, dinlenmek için bir kenara oturup Kabe’yi izliyorum. Oturur-oturmaz sırtıma bir el dokundu, döndüm baktım karşımda ‘’İsmail sensin’’,, Allah-Allah dedim; -İsmail sen buraya ne zaman geldin?, Hacca geleceğini bize niye söylemedin? derken, O anki heyecanımdan vücudumun titrediğini hissediyorum, bakın şimdi bile titriyorum… (İsmail’de;) -Etem abi ben biraz önce geldim, Hac görevimi yaptım, benim fazla vaktim yok, şimdi Ravza’da Rasulullah (s) ile görüşmeye gidiyorum, diyorsun. Sen Ravza’ya gidiyorsun, bizde seni takip ederek arkandan geliyoruz. Göz açıp kapayıncaya kadar bizi Mekke’den Medine’ye Rasulullah (s)’ın yanına götürüyorsun, Hep beraber Rasulullah (s)’ın huzuruna giriyoruz, Sonrasında Rasulullah’’ı görecek olmamın heyecanına dayanamıyorum ve gözlerimi açıyorum, dedi ve ağlamaya başladı,,,


3 = Eski komşularımızdan Emine abla, yakınımızda olan oğlunu telefonla arayarak, benimle çok acil bir konuda konuşmak istemiş. Oğlu elindeki telefonla yanıma koşarak geldi; -Hocam telefonda annem var, sizinle önemli bir konuda konuşması gerekiyormuş,,, Telefonu elime aldım ‘’buyur Emine abla’’ dediğimde, hemen ağlamaya başladı, ‘’Hayırdır ne oldu’’ dedim… Emine abla hem ağlıyor, hem de anlatmaya devam ediyordu; -Dün gece Erol abin rüyasında seni görmüş, Kaç aylardır çektiği ……..hastalığının iyileşmesine sebep oluyormuşsun,, İsmail gitmediğimiz doktor kalmadı, verilen ilaçlardan, çekilen filimler den sonuç alamadık, tavsiye edilen hocaların faydasını görmedik, Dün gece Erol abine rüyasında seni göstermişler, Bize yardımcı oluyormuşsun, Eğer bugün müsaitsen yanına geleceğiz, dedi. -Tabi ki buyurun gelin, dedim… Uzun bir süre Erol abiyi dinledim, hastalığını ve hastalığın verdiği acıyı anlattı, hatta bir ara, İsmail hocam ben böyle şeylere inanmazdım, İnsan zora düşünce öyle inanıyor ki, dedi,, sonra ikimizde tebessüm ettik, -Hayırlısı olsun bunda da bir hayır vardır inşaAllah, dedim. (Elhamdülillah, şimdi iyi)


4 = Salih zeki hocamızın Arapça dil kursuna Cumali kardeşimle beraber derslerine katılıyoruz, bir gün Salih hocam derse başlamadan önce, Arkadaşlar dün gece İsmail ile Cumali’yi rüyamda gördüm. (sonra bana dönerek) -Hocam rüyamda ikiniz berberce sürekli Kur’an okuyorsunuz, Öyle güzel Kur’an a teslim olmuşunuz ki, sizin yönünüz Kur’an’ın rehberliğinde aydınlanıyorsunuz, Kur’an nurunun aydınlattığı yolda yürümeye devam ederken, birileri sizi bu yolda engellemeye çalışıyor ama size bir türlü güç yetiremiyorlar, defalarca sizi engellemeye çalışsalar da başarılı olamıyorlar,,,


5 = Köyün büyüklerinden Ali abimize bayram ziyaretine gittik, Ali abimizin eşi kahvelerimizi getirdikten sonra, Ali abiye bakarak geçen ki gördüğüm rüyayı anlatayım mı dedi,, Ali abi tabi-tabi anlat İsmail de dinlesin diye cevap verdi… -İsmail oğlum, Rüyamda sen hiç durmadan Kur’an okuyorsun, Kur’an okudukça bazı uzun sakalları olan hocalar, tepe taklak geriye yuvarlanmaya başlıyorlar, Kur’an okumadığın zaman yerlerinde duruyorlar, Sonra tekrar Kur’an okumaya başlıyorsun, o sakallı hocalar tekrar geriye tepe taklak yuvarlanmaya başlıyorlar,, sen ne zaman Kur’an okumaya ara veriyorsun, onlarda yerlerinde kala-kalıyorlar, sonra onların haline acı bir tebessümle bakıyorsun, dedi..


6 = Özel bir şirkette çalışan Gülizar ablamız, sabahdan ziyaretime geldi; -Hocam siz beni uyardınız ama, ben sizi dinlemedim, Ne olur hakkınızı helal edin, dedi.. Şaşkınlıkla -Hayırdır, dedim.
-Dün gece yorgunluktan olsa gerek, Yatsı namazını kılmadan uyudum, yatırken kendi-kendime nasıl olsa gece üç de kalkar kılarım diye düşündüm. Öyle derin uykuya dalmışım ki, Sonra siz geliyorsunuz, yatsı namazı için beni uyandırmaya çalışıyorsunuz, -Hadi kalk saat üç oldu, vakit geçmeden şu yatsı namazını kıl diyorsun. Namaz için kalkıp gözlerimi açtım ve saate baktığımda, Vallahi hocam saat tam üçü gösteriyordu. Ürperdim, gözlerimi cam gibi açıverdim, yani saat ne üçe geliyor, nede üçü geçmişti, Saat tam üçtü. Saati kursam bu kadar dakik uyanamazdım, dedi.


7 = On beş yaşına yeni girmiş olan genç delikanlı Ali, korku içerisinde yanıma geldi, Onun bu korkmuş halini öğrenmek için; -Ali, hayırdır sana ne oldu böyle?, -Hocam dün gece bir rüya gördüm; Kıyamet kopuyor ve dünyadaki her şey yerle-bir oluyor, Konya’mız yerle-bir oluyor, yaşayan bütün canlılar ölüyor ve Kıyametin dehşetinden sonra her tarafı bir toz-duman kaplamış, her şey parçalanıp-dağılmış, Hocam sadece sen ve seninle beraber olan birkaç kişi kıyametin korkutucu dehşetinden korkmadan ayakta duruyorsunuz, Şaşırıyorum ve Size bakıyorum nasıl ayakta durduğunuzu hayretle izliyorum. Korku ve hayretle size bakmaya devam ederken bana; -Ali sende öl, diye söylüyorsun. Bende -Hocam nasıl ölebilirim ki diyorum, Sizde; -Yanıma uzanıver, o zaman ölmüş gibi görünürsün, sakın kafanı kaldırma, diyorsun.. -Bende dediklerinizi yapıyorum yanınıza uzanıp yatıyorum ama kısık gözlerle sizin ne yapacağınızı meraklı gözlerle takip ediyorum. Ve sizden öyle büyük bir ışık yayılmaya başlıyor ki, yayılan ışığın parlaklığından artık size bakmaya dayanamayıp, sonunda gözlerimi kapatmak zorunda kaldım,,, -Hocam, o parlak ışık da neydi,,,


8 = Ara-sıra görüştüğüm arkadaşlardan Mustafa, ziyaretime geldi, geliş sebebi, dün gece gördüğü rüyasıymış; -Hocam büyük bir mekanda insanlara ilim öğretiyorsun, bulunduğun mekanın her yeri tefsir kitaplarıyla dolu, Sizi ziyarete gelen herkese bu tefsir kitaplarından dağıtırken, bir taraftan da; -Alın bunları okuyun diye söylüyorsunuz, Bende bu büyük kalabalığın içinde sizden kitap almak için sıramı bekliyorum, tam bana sıra geldiğinde, raflardaki bütün tefsir kitapları bitiyor ve bana vereceğiniz hiç tefsir kitabı kalmıyor, sizde bana üzülme Mustafa, bekle ve sabret diyorsun,,,


9 = Aile dostlarımızdan Nursel hanım, Akrabalarımdan bazılarına gördüğü Rüyayı anlatmış, onlarda bana anlattılar, Rüyasında; Mahşer meydanında mahşeri bir kalabalık var, herkes korku içinde yaptıklarının hesabını vermek için bekliyor, İsmail hocam herkesi sakinleştirmeye çalışarak, Ey Rahmanın kulları Allah’tan ümid kesilmez, sabırla bekleyin, korkmayın diyor, sonra Cennete gireceklerin isimleri açıklanmaya başlıyor, Cennete gireceklerden ilk önce İsmail hocam’ın ismi okununca cennete giriyor,,,


10 = Emine abla gördüğü bir rüyadan dolayı yanıma geldi, Dedi ki; Hocam Kalabalık bir topluluğa Dualar ediyorsunuz, dua nın faydaları, dua nın önemi üzerine dersler veriyorsunuz. Sonra bende size önemli bir konuda soru sormak için yanınıza geliyorum, bana aldırış etmeden derse devam ediyorsun, Sonra bana; -Emine abla ne soracağını biliyorum az sabret, sorunun cevabını vereceğim, dediniz. Ben tekrar ısrar edince, bana ezberleyeceğim şu duayı okumamı tavsiye ediyorsun. Bende o duayı okuyarak uyanıyorum, Ağzım dan dökülen dua ile gözlerimi açıyorum; -“Rabbi yessir vela tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr” “Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır.”,,,


11 = Sümeyye kardeşimiz,,, -Hocam nasıl ve nereden başlayacağımı, hangisini önce anlatacağımı bilmiyorum, Benimde rüyama kaç kere gelmiştiniz, Kaç defa bana yardımcı olmuştunuz. Birini, izninizle anlatmak istiyorum, lütfen bunu da paylaşın,,, Kaç günlerdir ölümcül bir hastalıktan dolayı yatak da yatıyordum, özellikle son anlarımın yaklaştığı günlerde, öleceğimi düşünen akrabalarım benim başımda bekliyorlar. Yanıma ziyarete gelen bütün akrabalarımla tek-tek vedalaşıp-helalleşiyorum, Haklarını helal etmelerini söylüyorum. Bende şu son anlarımda her şeyden ümidi mi keserek, son nefesimi vermeye hazırlanırken, Tam bu sırada bulunduğumuz odanın kapısı açılıyor, işte o anda kapıdan içeri girmekte olan sizi görüyorum. Bana doğru yaklaşarak, başımda durdunuz ve şunları söylediniz: -“Kardeşim Kalk ayağa!” -‘’Haydi kalk’’’ diyorsunuz. Yattığım yerde kımıldayacak halim yokken, siz bana -‘’Ayağa kalk’’ diyorsunuz, şaşkınlıktan ne dediğinizi anlayamadım mı? diye düşünüyorum… Ama; “Ben nasıl kalkayım?” diye soruyorum, görmüyor musunuz? -“Ben ölüyorum” diyorum,,, Sizde; -“Sen artık ölmüyorsun, şimdi kalk göreceksin” diyorsun… O anda kalkamam korkusuyla, var gücümle kalkmaya çalışıyorum, hiç zorlanma dan çok kolay kalktım. Sonra öyle seviniyorum ki, -Ya ben ölmüyorum, diyorum. Size teşekkürler ediyorum… Siz ise; -“Bana teşekkür etmene gerek yok, Yüce Rabbimize şükür edelim, Bir fırsat daha veren Allah’a şükür namazı kıl” diyorsunuz … Hocam size bu rüyamı ilk anlattığımda, bu rüyanın çok güzel olduğunu, bana şöyle anlatmıştınız… -“Kardeşim, senin hayatını kötü gösteren, kendi dünyanı yaşanmaz hale getiren, iman zayıflığına sebep olan O senin hasta kalbin, Kalbinin hastalığı bütün vücudunu sarmış, Sende ölmenin bir kurtuluş olduğunu düşünüyorsun, dünyadan kurtulmak istiyorsun, kurtulamıyorsun. Çünkü O kalbin, dinden, imandan, Allah’tan uzak kalmasıyla çaresiz kalmış, Göreceksin İnşaAllah akıbetin hayr olacak ve senin kalbin Allah’ın yardımıyla şifa bulacak, Yeter ki sen, Allah’tan ümidini kesme, şeytanın verdiği vesveselere aldanma. Sana hayat verecek olan kalbini Salih amellerle besle, iç ve dış dünyanı Allah’ın gönderdiği vahiyle süsle, İyi ve güzel duygularını artır, Yorgun düşen kalbinin, Salih amellerle desteklenmeye ve beslenmeye ihtiyacı var. Bu yolda engellere takılmadan, insanların ne diyeceklerine aldırmadan, Bugünden itibaren Kur’an okumaya ve namaza başla, diyorsunuz… Sizinle tanıştıktan sonra hayatım tamamen değişti, şimdi kalbim imanla dolu, Hayatım Allah sevgisiyle, Allah korkusuyla sefa buluyor… SubhanAllah, bu rüyamı böyle yazmak hiç aklıma gelmezdi… Allah sizi taaaaa… buralara kadar yardıma gönderiyor… MaşaALLAH! Allah sizi Hz. Muhammed (s) efendimize komşu eylesin! A M İ N !,,,,,,, (Amin, ecmain Allah razı olsun kardeşim)


12 = Nuh’un babası anlatıyor; Hacc ibadetini tamamladıktan sonra, bir sütunun yanına oturdum, karşımda duran Kabe’yi seyrederken, Ümmeti Muhammed için dualar ediyorum. Kendimden o kadar geçmişim ki, bir ”el” omzumu sıvazlamaya başladı, Mekke’nin o sıcağını bilmeyen yoktur, omzumdan aşağıya doğru çok güzel bir serinlik oluştu. Zannedersin ki serinlik veren bir su, başımdan aşağı akıyor, Bu güzel serinliği yaşatan elin sahibine bakıyorum,,, Birde ne göreyim İsmail yanı başımda, SubhanAllah-SubhanAllah derken, bütün vücudumdan soğuk bir ter çıkıyor;


– İsmail sen ne zaman geldin diyorum, Ama soruma cevap vermeden sadece gülümsüyordu, sonra sırtımı sıvazlayan eliyle omzuma dokundu ve omzumdan aşağıya da serinlik inmeye başladı, hatta parmak uçlarıma varıncaya kadar tarif edemeyeceğim çok güzel bir serinlik yayıldı,,,
– Allah ibadetlerini ve dualarını kabul etsin, dedi. Yürüyerek kalabalığın arasına karıştı. Ben ise; korkudan ve heyecandan bu nasıl olur? diyorum.
Şu an Mekke’deyim, Mescidi Haram içindeyim, Karşımda Kabe’yi izlerken yaşadıklarıma bir türlü anlam veremiyorum. Vücudum sağlam, aklım başımda, Uyumuyorum ki rüya göreyim, Dalıp gitmedim ki hayal kurayım,,,


Müsait olduğum ilk fırsatta Konya’daki tanıdıklarımı arıyorum, İsmail’i bur da gördüm, onunla konuştum diyorum. Beytullah’da yaşadığım bu olayın etkisinden kurtulamayınca hemen İsmail’i aradım;
– İsmail şimdi ne yapıyorsun?

– Sohbetteyim,,,
– Sohbettemi???
Nuh’un babası;
Hacc’dan geldikten sonrada onlarca kimseye yaşadığı bu olayı anlattığını duyunca müdahale etmek zorunda kaldım…


13 = Şehir dışında yaşayan Ayşe isminde bir teyze, ömründe hiç görmediği birisinin suretini rüyasında görüyor. Gördüğü rüyasının, o kadar çok etkisinde kalıyor ki, çevresindeki tanıdıklarına kaç günler boyunca bu rüyayı anlatmış. Yine bir gün kendisine gösterilen sureti, en ince ayrıntılı anlatınca; bilen birileri bu anlattığın Konya’da yaşayan Seyyid Muhammed İsmail dediklerinde, Ayşe teyze heyecanla beni ona götürün diyor. Oradakilerin ziyaret zamanının mesafesi uzun olunca, Ayşe teyze Konya’nın yollarına düşmüş ve bir taraftan da ‘’Rabbim rüyamda gösterdiğin bu güzel insanı, canlı olarak da göstermeyi nasip et’’ diye dualar ederek ziyarete geldi.


Ve rüyasının tamamını yeni tanıştığı dualı kardeşlerine anlatıyor, Rüyasında; çok büyük bir ceviz ağacının altında ayakta bekliyorum. Karşımda tek katlı bir ev var, evin pençelerin den dışarıya doğru parlak ışıklar yayılıyor, Kapının kenarlarından ve altından bana ışıklar geliyor. Evin içinden yayılan ışıkların sebebini merak ederken, evin kapısı yavaş-yavaş açılmaya başladı. Kapı açıldıkça yeryüzüne nurlar yayıldı, Kapı tamamen açılınca yeryüzünde ve gökyüzünde saçılan nur’un aydınlığıyla bir kat daha aydınlanıyor ve güneşin utanarak kaybolduğunu gördüm.
Yeryüzünü aydınlatan bu nura bakmaya çalışıyorum, gözlerim kamaşınca gözlerimi kısarak bakmayı deniyorum. Ve o an Seyyid’in suretini görür görmez yere düşüp bayıldım, Yere düştükten sonra gözlerimi tekrar açtım, gökyüzüne kadar uzanan ceviz ağacında ki bütün cevizlerin bembeyaz dua sayfaları olup, kuşlar gibi yeryüzünde uçmaya başladı. Bu sayfaların insanlara beyaz kuşlar gibi ulaştığına şahit oldum. (Burada Ayşe teyze rüyasını gördüğünde ve çevresine birkaç ay boyunca anlattığı zaman içerisinde Seyyid’den ve Seyyid’in dua kitabından habersizdir.)


14 = Hocam gününüz aydın olsun insaAllah, Rabbim sizden razı olsun. Sizi takip ettiğimden beri, bir huzur var içimde. Sabah-sabah size ulaşmaya çalışmamın sebebi. Bugün sizi rüyamda gördüm. Kalabalık bir konvoyla Allah yolunda bir yerlere gidiyoruz. Sonra siz beni yol kenarında durduruyorsunuz ve yolu gösteriyorsunuz. Rabbim hayırlara çıkarsın insaAllah. Tekrar-tekrar size dua ediyorum. ben tek başına ev geçindirmeye çalışan yalnız bir anneyim. dünya telaşımın fazlalığından dolayı Allah’ın huzuruna çıkamıyordum. Önceden kim ne yaptı diye merakla gruplara bakarken, simdi sizlerle tanışınca dua etmek için her fırsatta dualar almak için ziyaret ediyorum. Allah sizden bin kere, yüz bin kere, milyon kere razı olsun. Dualarınızdan beni eksik etmeyin. Allah razı olsun


Seyyid Muhammed İsmail – Konya

2,5 saatte KUR’AN OKUMAYI ÖĞRENEBİLİRSİN !

Geçici olarak görev yaptığı camiden, asli görev yerine gideceğini söyleyen Abdülkadir kardeşim, Yaz tatilinde Kur’an kursuna gelecek çocuklarla ilgilenmemi isteyince, hiç tereddüt etmeden bu daveti kabul ettim… Konya’nın bir kenar semtinin, sakin bir mahallesinde küçük bir mescid olan kursumuzda ilk derslerimize başladık, ilk hafta gelen öğrenci sayımız, ortalama 15-16 civarında oldu. Onlarla tanıştık-kaynaştık, çocuklarla istişare yaptık,,, ilk önce nereden başlayacağımı, onların neler yapması gerektiğini, sorumluluk bilinçlerinin neler olduğunu anlattım, Çünkü zamanımız az, işimiz çoktu…

Öncelikle Kur’an harflerini ve öğrenilmesi gereken kuralları, kısa sureleri, ezberlenmesi gereken bazı duaları, büyük panolar halinde bütün duvarlara doldurduk, hatta caminin bazı duvarlarını da bunlarla donatmaya başladık… İkinci hafta öğrenci sayımız biraz daha fazlalaştı, Kurs olarak uygulanması öncelikli olan konular, ilk gelen öğrenciler, disiplinli bir çalışmayla yeni gelen öğrencilere, öğrendiklerini öğretmeye başladılar. İlk günden derslere başlayan öğrencilerim, öğrendikleri bilgileri yeni öğrencilere öğretirken, yetenekli gördüğüm öğrencilere de küçük gruplar verdim… Grup başkanları diğer çocuklardan önce, sabah dan kursa gelerek bilmediklerini öğreniyorlardı, O günkü yapılması gerekenleri gösteriyordum…

Her öğrenci canla, şevkle mutlu bir şekilde çalıştıkça, zamanla evlerinde, sokaklarında, yakın akrabalarında öğrendikleri bilgileri paylaşıyorlardı, Bu paylaşım bereket oldu, rahmet oldu, kursumuza yağdı desek abartı sayılmaz. Öyle ki, tanışmak isteyen aileler ve bu başarıya ortak olmak isteyen bir çok veliler, çocuklara hediyeler getirmeye başladı, Herkes aynı şeyleri soruyordu; -Hocam burada özel dersler veriyormuşsunuz diyorlardı…

Üçüncü ve dördüncü haftadan itibaren Sabahları kursun önünde birçok araba geliyor ve her arabanın içi çocuk dolu, her birinde yeni öğrenciler bulunuyordu, Kursumuz 90 öğrenciye ulaştığında, Hiçbir veliye ve öğrenciye kursumuz doldu, öğrenci alamıyoruz diyemedim, Kursumuz tamamen doldu taştı, Bahçede bile dersler yapmaya başladık… Bunun çözümü olarak Sabahçı ve öğlenci diye iki’ye ayırmak zorunda kaldık. Aslında bu çözüm geçici bir çözümdü, çünkü yeni öğrenciler gelmeye devam ediyordu. Bu yoğun çalışmamızın arasında

50-60 yaşlarında bir abi geldi.

-Hocam; özel bir şey konuşa bilir miyiz dedi…

-Buyrun, dedim…

-Bende bu çocuklar gibi Kur’an-ı Kerimi okumak istiyorum, Ama ne kadar çabalasam da bunu bir türlü başaramadım,,,

Allah rızası için bana yardım edin,

Bende Kuran-ı öğrenmek istiyorum dedi…

-Hafta içi her gün gelebilir misiniz dedim,,,

-Tabi ki dedi. -Tamam o zaman hafta içi her gün çocuklar gelmeden önce, sizinle ders yapalım, günde sadece 10 dakika derse gelin, inşaALLAH bir ay sonra Kur’an-ı okumaya başlarsınız dedim,,, Abi ise; Gülmeye başladı,,, -Neden gülüyorsun ki? dedim… -Hocam daha önce buradaki cemaatten bazıları yardım etmeye çalıştı, Kur’an-a geçemedim. Önceki imam 6 ay uğraştı, baktı olmuyor vazgeçti,,, Diyanetin …(falan)… yerde ki Kursuna bir yıl devam ettim, Orada bile Kur’an-a geçemedim, Şimdi siz gayet emin bir şekilde hafta içi her gün 10 dakika ders çalışmayla, bir ay’da Kur’an-a geçebileceğimi söyleyince, gayri ihtiyari güldüm,,, Hocam ben zengin biriyim, Bana Kur’an okumayı öğretin size çok para veririm, dedi…

-Bak abi işin içine para girerse, sana yardımcı olamam, Çünkü ücretimi ancak Alemlerin Rabbı olan Allah’dan beklerim, senden ricam bir ayda Kur’an-ın açıklamasını okumanı istiyorum diyerek, güzel bir anlaşma yaptık… Bu abimiz bir ay boyunca hafta içi her gün 10 dakikalığına bir çocuk gibi derse geldi,,,

Allah’a hamd olsun bir ayın sonunda çok güzel Kur’an okumaya başladı. Her gün 10 dakika gelen abimiz ile, toplamda 2,5 saat ders yapmış olduğumuzu hatırlatınca, abimizin kendisi bile bu başarıya inanamadı. Kur’an-ı çok güzel okuduğu halde bir türlü kabullenemiyordu, hızını alamadı, vakit namazlarından önce cemaatin karşısında, Kur’an okumaya başladı… Çok kısa sürede Kur’an-a geçmesinden dolayı, takdire şayan bir şekilde herkes tebrik etti, mutluluğu her halinden belli oluyordu, kim mutlu olmaz ki… Abi ise; -Hocam hiç itiraz etme, ben yeminliyim, kim bana Kur’an-ı okumayı öğretirse ona, niyet ettiğim parayı vereceğim demiştim, bunu siz başardınız, bu parayı size vereceğim dedi… -Abi biz seninle Ne anlaşmıştık? dedim… -Olsun hocam siz de benim mutluluğumu anlayın.. Yoksa ömür boyu vicdan azabı çekerim dedi… (Abinin söylediği para miktarı, bir insanın ortalama bir-kaç aylık maaşı idi)… -Dedim ki; istersen şöyle yapalım, görüyorsun birçok çocuk Kur’an-a geçti, kimileri de yakında Kur’an-a geçecek, onlara Büyük boy Kur’an hediye edelim, hem sizin içiniz rahat olsun, hem de öğrencilerimin başarısından dolayı onlara diploma gibi vermiş oluruz… Bu şekilde işi tatlıya bağlamış olduk,,, 15-16 çocukla başladığımız yaz Kur’an kursumuzun son günlerinde, kursumuz 170 öğrenciyi geçmişti… Kursun bitiyor olmasından dolayı herkeste bir duygusallık vardı, bazı öğrencilerin dikkatini çekmiş olacak ki, Hocam hiç kimseyi dövmediniz, Neden dövmediniz? Neden kimseye ceza vermediniz? Başka hocalar döverler?….. gibi sorular çoğalmaya başlayınca,,,, -Hadi herkes ayağa kalksın, dayak yemek isteyenler sıraya geçsin, dedim. Neredeyse sınıfın yarısı ayağa kalktı,,, Kursumuzun son günlerinde dayak istiyorsunuz öylemi?.. En hareketli çocuklar, hemen yanıma koşup geldi,,, (Aslında onlar, beni benden daha iyi tanıyıp hissetmişlerdi)… Dedim ki; Arkadaşlar ne olursa olsun çocuklara dayak atılması, tokat atılması doğru değildir, Sizlere yaz kursu boyunca nasıl davranılması gerektiğine dair Rasulullah (s) dan bir çok örnekler verdim,,, Yanıma gelenlerden bir çocuk; Hocam dayak yemeden kursu bitirdiğime hiç kimse inanmaz dedi,,, bende başını okşayarak yanaklarından öptüm,,, bu sefer bütün sınıf ayağa kalkıp yanıma koşmaya başladı,,,


Seyyid Muhammed İsmail – Konya

SABRIM DAN ÖZÜR DİLİYORUM

Geçen hafta, yine-yeniden köyüme ziyarete gittim, Seyyid sülalesi olarak anıldığımız ve Seyyid sülalesi olarak hatırlanmaya devam ettiğimiz köyüme girerken, tekke mezarlığında yatan başta Seyyid dedem olmak üzere, mezarlıktakilere Dua’lar ediyorum. İki mezarlık arasından geçerken çocukluk dönemlerimin en güzel yılları olarak hatırladığım, Seyyid dedemle yaşadığım anılarım, bir-bir gözlerimin önünde geçmekte, daha dün gibi anlattıkları, sohbetleri hayallerimi süslemekte,,,

Ah Seyyid dedeciğim seni çok özledim, Belki de en çok özlemini el yazması bir eserden defalarca (onlarca, yüzlerce kez) bizlere okuduğu Osmanlıca yazılmış kitaptan yine-yeniden tekrar Hz Hüseyin’in şehid ediliş hikayesini okumakta, yine-yeniden hepimizde göz yaşı, kimilerimiz sesini kısmadan-kısmak istemeden ağlamakta,, Bizimle beraber Seyyid dedemi dinleyen ve dinlemekten hiçbir zaman bıkmayan-usanmayan köyün diğer dedeleri,,

Seyyid sülalesinin sevenleri ve Seyyid dedemin dizine kıvrılmış yaslanmakta olan 6-7 yaşlarında çocukluk halim… Şimdi onları rahmetle anıyorum,,, Bu güzel duyguları bana tekrar hatırlatan, yaşadıklarımı yazmama sebep ise; Sabah namazından sonra uyukladığım bir anda köyde Seyyid dedemin yaşadığı evin, eski halinin bir mezarlık olduğunu gördüm, Öyle ki mezar taşları Arapça yazılı ve mezar taşlarının üzerinde sarıklar sarılmış olarak karşımda duruyordu…

Eskitemediğim eski günlerin sevgileri, samimiyetleri, sabırları bir başka güzeldi, Çocukluk dönemlerimde en çok dikkatimi çeken olay, başta Seyyid dedem olmak üzere, o güzelim insanlar yaşadıkları onca zorluklara ve fakirliklerine rağmen ALLAH diyorlardı, hallerine şükrederlerdi, hiçbir zaman şikayetci olmadılar.. O güzel insanlar bir lokma ekmeğe muhtaç oldukları, Yırtığı olmayan kara lastik ayakkabıya özlem duydukları, yaması olmayan bir elbiseye hasret kaldıkları bir zamanda, bütün olumsuzluklara rağmen, hallerine şükrediyorlardı, Allah var, keder yok diyorlardı. Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, Kırk yıl boyunca ne değişti de, şimdikiler Nimetin içerisinde gark oldukları halde, ALLAH demiyorlar, Ekmeğin, aşın her çeşidini tattıkları halde, Neden açız diyorlar,,, Neden hallerine şükretmiyorlar… Nasıl bu hale geldik? Neden şükürsüz bir toplum olduk…


Biliyor musunuz?
Bugün sizi daha iyi anladım; Sevgide samimiyet, Samimiyette sabır olmazsa başarı olunmazmış, Bugün kendimden özür diliyorum… Yaşantım boyunca hep merhametimin arkasından yürüdüm, beklentilerimi arkada bıraktım, Kimseden bir şey beklemedim, doğrunun bu olduğuna inanıyorum, Çünkü yaşadıklarımı yaşayamadıklarımı içimde sakladım ve sustum, söylemek isteyip de söyleyemediklerimi içimde bastırdım, olsun dedim, susmaya devam ettim. Müslüman’ca bir davranış bende kalsın dedim… Verdim, hep verdim,,, Yüreğimi verdim, sevgimi verdim, mutluluklarımı verdim. Ahde vefalı oldum vefasızlık etmedim, Ta ki güvendiğim insanların ve kimi hocaların arkadan işler çevirdiklerini anlayıncaya kadar güvendim… Hiç bir karşılık beklemeden, insanların en çok korktuğu bir zamanda hakkı hakikati anlattım, her doğru her yerde söylenmez denildiği bir zamanda, her doğru her yerde söylenir dedim, Tevhidi anlattım, tevhidin önemini haykırdım… Verdiklerimin karşılığını alıp alamadığıma bakmadan, insanların engellerine takılmadan, bildiğim-inandığım doğruların bayraktarlığını yaptım. Niyetim örnek gösterilmek, önder olmak, öncülerden sayılmak değildi, Cemaatcilik yapan hocalara, Cemaat olunması gerektiğini hatırlattım… Her şeye rağmen, güçlü olmak zorundaydım ve oldum, Kendimi hep erteledim. Hayatıma giren Kimi Müslümanların ve Hocaların savunduğum hakikatleri gizlice engellemeye çalışacaklarını sonradan öğrendim, Onlardan zarar gelebileceğini düşünmeden onları sevdim ve samimiyetimi en güzel haliyle gösterdim… Herkesi mutlu etmek zorundayım diye düşündüm, Benimde mutlu olmam gerektiğini unutmuşum. Görevim neyse en iyisini yapmalıydım ki vicdanım rahat etmeliydi. Birilerinin de bana karşı görevleri olduğunu hiçe saymışım oysa,,, Karşımdakilerin, hatalarını düzeltmeye ve eksiklerini tamamlamaya çalışırken, Onların iyi niyetten yoksun olduklarını görmeye vaktim olmamıştı. Beni üzmelerine dikkat etmeden, sevgisiz ve saygısız olduklarına bakmadan, Karşılığında ne aldığıma, ne hissettiğime aldırış etmeden hep verdim, Sevgiye saygıya muhtaçken, sevgimi ve saygımı gösterdim… Kendimi nasılda unutmuşum, unutturmuşlar aslında…

Paramparça yaptıkları kalbime, Doğruları söylemeye çalışan yüreğime, Mutsuz bırakılan düşüncelerime, sus dedim, Sen sus,,, Büyüklerime karşı saygısız davranmaktan, kalplerini kırarım korkusuyla Şimdiye kadar hep sustum, belki hatalarını anlarlar diye… Aslında, sevgiyi samimiyeti saygıyı hak etmeyenlere karşı, Kendime haksızlık ettim, kimseye etmediğim kadar… Şimdi kendime geldiğimde ise yorgunum, bir o kadar yağmur bulutları gibi doluyum. Yılgın, bitkin halde, kendi halimde Konya’nın kenar bir köşesinde saklanıp ağlayan çocuklar gibi buldum kendimi…


Kimsenin, beni anlamadığını zannettiğim bir halde iken Hayatıma giren DUA’lı kardeşlerim oldu, tanışmak isteyen, görüşmek isteyen, Dua bekleyen kardeşlerim oluşdu, Rabbım’dan ikram edilmiş Dua’lı kardeşlerle beraber DUA’nın gücüne sarıldık ki Yaşadığımız mutluluğu, yakaladığımız huzuru beraberce paylaşıyoruz.


Ve tekrar ”Konya Duası” kitabına elimi uzattım. Ve tekrar bütün duygu ve düşüncelerime abdest aldırdım. Okudukça şimdi yine-yeniden tebessüm ediyorum,,, Ey DUA’m Şimdi senden özür diliyorum, Seni bu kadar hiçe saydığım için, Bazı günler seni terk ettiğim için, seni kendimden uzaklaştırıp DUA’sız bıraktığım kendimden özür diliyorum… Ey Sevgim Samimiyetim Sabrım, sizleri DUA’sız bıraktığım için, sizlerden özür diliyorum. Sizleri ‘Konya Duası’ndan uzaklaştırınca, kendimi uzaklaştırmış oluyorum. Sevgisizlerin, Samimiyetsizlerin, Sabırsızların sizleri üzmelerine fırsat verdiğim için, Sizi hiç bir zaman dinlemediğim için, sizlere haksızlık ederek bu kadar sorumluluk yüklediğim için, hakkınız olan bütün güzel duyguları sizlere yaşatamadığım için, Şahitlik edebileceklerin şahitlikleri huzurunda, Sevgimden, Samimiyetimden, Sabrım dan defalarca kez özür diliyorum.


Çünkü; Sizleri HAK ETMEYENLERİ, SEVDİĞİM İÇİN,,,
Çünkü ; Sizlere SAMİMİ OLMAYANLARA, SAMİMİYET GÖSTERDİĞİM İÇİN,,,
Çünkü ; BENİ ENGELLEMEYE ÇALIŞANLARA VE BAZI HOCALARA SABIR GÖSTERDİĞİM İÇİN;


Adalet sahibi Rabb’ıma hamd olsun ki; Bize zarar vermeye çalışanlar, zarar vermek istedikleri konularda zarar gördüler. Bizi engellemeye çalışan hocalar, engellemek istedikleri konularda engellendiler,,,


Seyyid Muhammed İsmail – Konya

ELLERİ YANAN ÇOCUK

Elektirikçi Ahmed ile beraber otururken, orta yaşlarda bir bayan, elinden sıkıca tutan bir çocukla beraber geldi.


Bu hanım kardeşimiz kızına dönerek;
-Hocam bu kızımın size anlatacakları var dedi.
Korktuğu her halinden belli olan çocuk, birden ağlamaya başladı, benimde beklemediğim bu durum karşısında, çocuğu ne kadar sakinleştirmeye çalışsam da, sorunun ne olduğunu bilmediğim için yardımcı olamadım.


-Bir taraftan da Annesi; Hadi kızım anlatsana diyordu,
Bizim çabalarımız çocuğun hıçkırıklarını azaltmaya yetmeyince, nihayet çocuğun anlatacaklarını annesi anlatmaya başladı;
-Bir kaç gün önce biz buraya gelmiştik, dört tane toka aldık, ücretini verdik, ama benim bu kız bir tane fazladan almış,,,


Bu arada küçük kız ağlamayı bırakarak, yaşlı gözlerle, dikkatlice konuşulanları dinlerken bir annesine, bir bana bakarak, adeta tepkimizi kendince ölçüyordu. Anne kaldığı yerden anlatmaya devam etti;
Ve o günden sonra, üç gecedir hırsızlık yaptığı o elleri yanıyormuş, geceleri kaç defa bağırarak, Anne ellerim yanıyor diye uyandı,,,


-Hayır öyle demeyin, bu kızımız hırsızlık yapmamış annesi,, sadece bize söylemeyi unutmuş, benden hediye olarak istemeyi unutmuş dedim. Çocuk parmaklarıyla göz yaşlarını silerken,, Anne;
-Hocam şu üç gecedir, bizim yaşadıklarımızı size nasıl anlatayım, çok kötü durumdaydık,, geceleri bir çığlık atıyor ve ağlıyordu, bizde çok korktuk, bu sabah bize ellerinin neden yandığını söyledi de onun için koşarak buraya geldik,,,


Anne -Çocuğuna dönerek-Hadi kızım o tokanın parasını ver dedi.
Sol eliyle annesini sıkıca tutan çocuk, yumruk şeklinde duran sağ elini açarak, almış olduğu, o tokanın parasını vermek istedi.
-SubhanALLAH,,, Bir tane tokanın lafımı olur? Melek gibi kızımıza benden hediye olsun dedim-demesine de, Annenin ve küçük kızın ısrarcı tavırlarından ve bu minik meleğin içi rahat olsun diye, kabul etmek zorunda kaldım. Biraz önce bulgur tanesi gibi göz yaşları döken hanım kız gitmiş ve küçük meleklerden biri oluvermişti.


-Hocam, dedi küçük kız,
-Buyur meleğim, dedim
-Bir daha geceleri ellerim yanmayacak değil mi?
Tebessüm ettim,
-Sen böyle melek olursan,,, inşaALLAH bir daha yanmayacak, dedim.
Çocuk sevinçle annesine sarıldı, Gülerek neşe içinde gittiler.
Bu küçücük çocuk kadar, sorumluluğun bilincinde olmayan büyüklere ders olması ümidi ile,,,,,,,


Seyyid Muhammed İsmail – Konya

KUR’AN İLE TANIŞTIRAN

İslam dini’nin temel kaynağı olan Kulluk kitabım Kur’an-ı Kerimle tanışmam (buluşmam) 15-17 yaşlarında, vahiyden habersiz bir hayat yaşarken, Bir gün, bir gece uykusunun en koyu karanlığının içinde, rüyamda korkudan tir-tir titrediğim bir anda çok parlaklık veren bir aydınlık oldu, bu öyle güzel ışıktı ki, geceme ve geleceğime nur olduğunu çok sonraları anlamaya başlamıştım. Bu güzelliğin başlangıcı olan O gün, gecemi ve hayatımı aydınlatan, o nurun içinde tarif edemeyeceğim çok garip bir ses çınladı, bütün zerrelerime varıncaya kadar söyleneni duydum. Defalarca gayb’dan gelen bu ses ”Müzzemmil” ”Müzzemmil” diyordu. Korkuyla uyandım,,, O ses, O sesleniş, uyku ile uyanıklık arasında devam etmekteydi, Saniyeler ilerledikçe, bu sesin bana huzur verdiğini fark ettim, Artık korkmuyordum, ama Müzzemmil de nedir ki? dedim, kendi-kendime,;,


Ve Müzzemmilin ne olduğunu, sormaya soruşturmaya başladım, O günlerde bilmem kaç kişiye sormuştum, En sonunda şuan hatırlayamayacağım bir kişi bunun Kur’an dan bir sure olduğunu hatırlattı. Kur’an-ı Kerimi nerede bulacağımı sorduğumda, aldığım cevapla, yapmam gereken ilk iş, Konya müftülüğüne giderek, Benim Kulluk kitabım olacağını ve elimden hiç bir zaman düşüremeyeceğimi sonraları öğrendiğim. Müftülükten Kur’an-ı Kerimi’mi aldım.
Diyanet işleri başkanlığının Ankara 1987 tarihli baskılı, 241 yayın nolu, En küçük boyutlu Kur’an-ı kerim avuçlarımın içinde kaybolurken, Ben onun karşısında ezilmekteydim, Asıl onun huzurunda kaybolan benim… Elimde ki para, ancak bu küçücük Kur’an-ı kerime yetmişti, Varsın olsun dedim, sustum. Ancak gözlerim susmak istemedi, çünkü bugün sıradan bir gün değildi ve Bir kaç damla göz yaşı, sanki bana misilleme yaparcasına yanaklarımdan süzülüyordu.


O an, benim için önemli olan Müzzemmil suresiydi, Göz yaşları içinde bir kenara oturdum. Küçücük sayfaları tek-tek karıştırıyorum. O an ki heyacanımı, ne ben anlatabilirim, nede sizler anlayabilirsiniz, Beni Rabbim’den başka kimse anlayamaz. Kur’an ile tanıştıran RABB’ime hamd olsun.

Seyyid Muhammed İsmail – Konya

el-MÜZZEMMİL
Mekke’de nâzil olmuştur; 10, 11 ve 20. âyetlerinin Medine’de nâzil olduğu rivayet edilmiştir. 20 ayettir. Sûre, adını, ilk âyetindeki “el-müzzemmil” kelimesinden almıştır. “Müzemmil” örtünüp bürünen demektir.
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla.


1. Ey örtünüp bürünen (Resûlüm)!
2. Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl.
3. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt.
4. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tane tane oku.
5. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.
6. Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir.
7. Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var.
8. Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel.
9. O, doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O’nun himayesine sığın.
10. Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl.
11. Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.
12. Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, var.
13. Boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap var.
14. O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner.
15. Nasıl Firavun’a bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik.
16. Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik.
17. Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?
18. Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. Allah’ın vâdi mutlaka yerine gelir.
19. İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.
20. (Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah’tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah’ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

Alimlerden Dualar

Ey Rabbimiz!

Ey Rabbimiz! İbadetlerimizi, taatlerimizi kabul et. Şüphesiz ki sen dualarımızı işiten, niyetlerimizi bilensin, tevbelerimizi kabul et. Şüphesiz Sen, tevbeleri çokça kabul edensin.

Allah’ım, dinim, dünyam, çoluk çocuğum ve malım içinde sağlık ve afiyetle yaşamamı nasip eyle. Allah’ım, kusurlarımı ört, beni korktuklarımdan emin eyle.

Allah’ım, önümden, arkamdan, sağımdan solumdan, üstümden ve altımdan gelecek tüm kötülüklerden sana sığınırım. Allah’ım, vücuduma sağlık ver. Kulağıma sağlık ver, Senden başka ilâh yoktur..

Allah’ım, küfürden, fakirlikten, kabir azabından sana sığınırım. Senden başka ilâh yoktur.

Allah’ım, benim Rabbim sensin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın, ben Senin kulunum. Elimden geldiğince Sana verdiğim kulluk sözü üzerindeyim. Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Bana olan nimetlerini ve bu nimetlere karşı benim günah ve kusurlarımı itiraf ediyor, beni bağışlamanı diliyorum.Senden başka günahları bağışlayacak yoktur.

Allah’ım, kederden, tasadan,âcizlikten, tembellikten,cimrilikten, korkaklıktan, borç altında ezilmekten, düşmanlara yenilmekten sana sığınırım. Allah’ım, bu günün önünü salah, ortasını felâh, sonunu başarılı kıl.

Bize dünya ve ahiret  iyiliği ver. Ey Merhametlilerin en merhametlisi Allah’ım! Haksızlık etmekten, haksızlık edilmekten, saldırmaktan, saldırılmaktan, hata işlemekten, bağışlamayacağın bir günaha düşmekten sana sığınırım.

Allah’ım, beni en güzel amellerle en güzel ahlâk sahibi olmaya ilet, senden başka güzel ahlâka götürecek yoktur. Allah’ım, beni kötü amel ve kötü ahlâktan uzaklaştır.

Allah’ım, Dinimi düzelt, evimi genişlet, bana verdiğin rızkı mübârek eyle. Allah’ım, kalb katılığından, gafletten, zillet ve meskenetten, sana sığınırım..

Allah’ım, Küfürden, fısktan, nifak ve ayrıcalıktan, gösterişten sana sığınırım. Sağırlıktan, dilsizlikten, cüzamdan, kötü hastalıklardan sana sığınırım.

Allah’ım, nefsime takvâ ver,onu temizle, nefsi en iyi temizleyen sensin.  Nefsimi velisi ve mevlâsı sensin. Allah’ım, faydasız ilimden,korkusuz gönülden, doymayan nefisten, kabul edilmeyen duadan sana sığınırım. Allah’ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.

Allah’ım, üzerimde bulunan nimetlerin gitmesinden, sağlığımın ters dönmesinden, ansızın bastıracak öfkenden ve her türlü gazabından sana sığınırım.

Allah’ım, yıkıntı altında kalmaktan, düşmekten, boğulmaktan, yanmaktan, ihtiyarlıktan,ölüm  sırasında şeytanın beni şaşırtmasından sana sığınırım.

Allah’ım, kalbimin mühürlenmesine sebep olacak tamahtan sana sığınırım. Allah’ım, kötü huy ve amellerden, heveslerden ve hastalıklardan sana sığınırım. Borç altında kalmaktan, düşman kahrından, düşmanların gülmesinden ve kınamasından sana sığınırım.

Allah’ım her işimin koruyucusu olan dinimi düzelt. Geçim yerim olan dünyamı düzelt. Ahiretimi düzelt. Hayatta iken daha çok iyi işler yapmamı nasip eyle. Ya Rabbim! bana yardım et, beni ezme, ezdirme, bana zafer ver, yenilgiye uğratma. Bana doğru yolu göster, doğru yolda yürümemi kolaylaştır.

Allah’ım, Seni zikreden, Sana şükreden, itaat eden, Sana boyun eğen, yalvaran bir kul eyle. Ey Allah’ım, Tevbemi kabul buyur, beni günahlarımdan arındır, duamı kabul et, hüccetimi sağlam yap, kalbimi sana yönelt, dilimi gönlümü aydınlat.

Allah’ım, Bana işimde sebat, doğru yolda kararlılık ver. Nimetine şükür ve sana güzel kulluk etmeyi nasip eyle. Bana sağlam bir kalb, doğru konuşan dil ver. Bana Senin bildiğin tüm iyilikleri vermeni, ve bildiğin tüm kötülüklerden beni korumanı dilerim.

Allah’ım! Seni ve Seni sevenleri sevmeyi ve beni sana yaklaştıracak işleri sevmeyi nasip eyle. Allah’ım! Duaların en hayırlısını, başarıların en üstününü, sevapların en mükemmelini ihsan buyur.

Allah’ım, ayaklarımı doğru yolda sağlamlaştır. Sevap tartılarımı ağırlaştır. Hatalarımı bağışla, Cennetin en yüce derecelerine ermemi nasip eyle.

Allah’ım, Adımı yükselt, günahımı at, kalbimi temizle, namusumu koru. Ruhuma yaratılışıma, ahlâkıma, âileme, yaşamıma, işlerime kutluluklar ver iyi amellerimi kabul buyur.
Allah’ım, belanın sıkıştırmasından, bedbahtlıktan, kötü kazadan, düşman şerrinden sana sığınırım. Ey kalbleri evirip çeviren Rabbim ! kalbimi senin dinin üzerinde sağlam tut, kalblerimizi sana itaate döndür.

Allah’ım! Kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hiyanetten temizle. Şüphesiz sen gözlerin hain bakışlarını ve gönüllerin gizlediğini bilirsin.

Allah’ım, bize zâtından korku ver ki günah işlememize engel olsun. Bizi cennetine ulaştıracak her türlü söz, fiil ve ameli nasip eyle. Cehennemden ve ona götürecek her türlü söz, fiil ve amelden de sana sığınıyoruz.

Allah’ım! Peygamber’im Hz.Muhammed’in senden istediği bütün hayırları biz de istiyoruz, Sana sığındığı bütün şerlerden biz de sana sığınıyoruz.

Allah’ım, Bize haksızlık edenlerden öcümüzü al, düşmanlık edene karşı bize zafer ver, bizi dünyanın peşinden koşturma, dünyayı, en çok düşündüğümüz, tasasını çektiğimiz bir varlık haline getirme. Günahlarımızdan ötürü bizi belalara düşürme ve Senden korkmayan kimseleri üstümüze salma..

Allah’ım, Senden doğru iman, güzel huy, âfiyet ve sağlık ihsan buyurmanı diliyorum.

Allah’ım, senden yardım ve kurtuluş dileyen ve huzurunda korkudan titreyerek günahlarını itiraf eden zavallı bir yoksulum. Bir zavallı kulun olarak sana yalvarıyor, boynu bükü bir aciz olarak sana sığınıyor, huzurunda zilletle eğilmiş bir biçare olarak sana yalvarıyorum.

Ey Rabbimiz! bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem  azabından koru.

Allah’ım, beni ve çocuklarımı namazı devamlı kılanlardan eyle, Ey Rabbimiz, dualarımızı da kabul eyle, hesap günü  beni, annemi babamı ve bütün Müslümanları bağışla. Müslümanları dinlerinde daim eyle, hayat şartlarını kolaylaştır. Onlara güven ver, borçlarını ödemede kolaylık ver. Hastalarına şifa ver. Uzakta olanlarına selamet ver. Gönüllerine ferahlık ver. Kalplerindeki kin ve nefreti gider. Onları birbirine ısındır.Peygamberlerinin yolunda sabit kıl. Düşmanlarına karşı onların yardımcısı ol Allah’ım!.

Ya Rabbi! Bizi kötülükten uzaklaştıran ve kendisi de kötülükten uzak duranlardan eyle. Daima helal olan şeyleri nasib et ki, harama düşmeyeyim. İbadet ve taatınla meşgul olmayı nasib et ki, günah ve isyana düşmeyeyim. Lütuf ve ihsanını esirgeme ki, senden başkasına muhtaç olmayayım.

Ey bağışlaması bol rabbim! Beni bağışla Şüphesiz Sen çok affedicisin. Affetmeyi seversin. Beni affet.

Ey merhametlilerin en merhametlisi Rahman ve Rahîm olan Allah’ım! Salât ve Selâm Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s)in ve O’nun âl ve ashâbı üzerine olsun. Hamd ve senâ ise, âlemlerin Rabbi olan Allah’a c.c mahsustur.

Ölüm gelmeden önce tevbe etmekte acele ediniz.”

(Münâvî, Feyzü’l-kadîr, V, 65)
Cenâb-ı Hak, insanoğlunu doğuştan hayra daha fazla meyilli olarak halketmiştir. Ancak, doğduğu andan itibaren yakın ve uzak çevresi, onun şekillenmesine tesir eder. Evlatlar, temiz fıtratlarıyla anne-babaya teslim edilen ilâhî emânetlerdir.

Bu hakikat, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyân edilmiştir:

“(Ey Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dîne, Allâh insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir! Allâh’ın yaratışında değişme yoktur! İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (er-Rûm, 30)

Ebeveynin, böyle temiz bir fıtratla yaratılıp kendisine emânet edilen yavrularını, hayır-hasenat ile tezyin etmeleri zaruridir. Onlar, ellerine teslim edilmiş bu ilâhî emânetleri, iyilik ve güzelliklerle bezeyebilecekleri gibi günah ve kötülüklere de alıştırabilirler. Bu hakikati Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere (temiz ve günahsız olarak, tevhîde meyilli bir şekilde) doğar. Daha sonra ana-babası onu (inançlarına göre) ya hristiyan, ya yahûdî ya da mecûsî… yapar.” 

(Müslim, Kader, 22; Buhârî, Cenâiz, 92)

Her insanın iç âleminde müsbet ve menfî temâyüller bir arada bulunmaktayken, insanın doğuşta hayra daha fazla meyilli olması çok hikmetlidir. Bu özellik, öncelikle Allah Teâlâ’nın rahmetinin gazabını geçmesinin kulları üzerindeki bir tecellîsidir. Diğer taraftan yine bu hadîs-i şerîf, hâricî şartların ve toplumun, çocukluk çağındaki insanlara ne kadar çok tesir ettiğini göstermektedir. Öyle ki, o ilk çocukluk yıllarındaki sâfiyet, berraklık ve temizlik dikkatle korunmadığı takdirde zamanla kirlenmeye ve yok olmaya başlar.

Bu sebeple çocuğun eğitimi öncelikle anne kucağında başlar. Annenin ağzından çıkan her kelime, çocuğun şahsiyetine konulan bir tuğla mesabesindedir. Anne yüreği, çocuğun eğitim gördüğü bir sınıftır. Bir Arap atasözünde dendiği gibi, “el-Ümmü medresetün: Anne bir mekteptir.” Şefkatin en büyük menbaı, analardır. Ana terbiyesinden mahrum çocukların terbiyesi güçleşir. Yüksek karakterli kişiler daha çok, sâlihâ annelerin yetiştirdiği evlatlardır.

Böyle sâlih ebeveynin terbiyesinde büyüyen çocukların ilk öğrendikleri davranışlar, tekrar ede ede alışkanlıklar hâline dönüşür. Ama kötü bir âile veya toplum içinde büyüyen çocuklarda da kötü alışkanlıklar yeşermeye başlar. Sonuç olarak bu alışkanlıklar, insanı belli bir kalıba sokar ve artık insan, tekrar edegeldiği bu alışkanlıkların esâreti altında yaşamaya başlar.

Mevlânâ Hazretleri, mânevî dünyadan uzaklaşarak süflî arzularla dolan kimselerin hâlini bir hikâye tarzında şöyle tasvir etmektedir:

“Tatlı sözlü, fakat sert huylu adamın biri yol üstüne dikenli çalı dikmişti.

Yoldan geçenler onu ayıpladılar;

“Bunları sök at.” dediler.

Fakat o ihmal etti ve onu sökmedi. O dikenli çalı, her an biraz daha büyüyor, çoğalıyordu. Halkın ayağı, diken yarası ile kanlara bulanıyordu. Geçenlerin elbisesi dikenlerden yırtılıyor, yalın ayak gezen yoksulların ayakları paramparça oluyordu. Bir Hak dostu o adama;

“Bunları sökmelisin!” diye emir verince, o:

“Evet, sökerim.” dedi. Fakat “Yarın, öbür gün sökerim!” diye ihmal etti. Bu müddet içinde de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi. Yine Hak dostu olan kişi ona:

“Ey vaadini yerine getirmeyen, sözünde durmayan kişi!.. Beri gel, söz verdin, sürüncemede bırakma! Vazifeni yerine getir, artık daha fazla ihmal etme!.. (Helâke yaklaşıyorsun!..)” dedi. Çalıyı diken adam:

“Merak etmeyin, sökerim.” dedi.

O Hak dostu:

“Çabuk ol, işi savsaklama, vaadini yerine getir!” diye nasihat etti.

“Sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama, şunu iyi bil ki, gün geçip gittikçe o dikenler daha çok artıyor, kuvvetleniyor.

Onu sökecek olan sen de ihtiyarlıyorsun, güçten kuvvetten düşüyorsun. Şunu bil ki, diken güçlenmede, boy atmada; diken sökecek kişi olan sen ise ihtiyarlamaktasın; gü­cün kuvvetin de devamlı eksilmede… Çabuk ol, vaktini boşa geçirme… Kendi helâkini hazırlama!…”

Hikâyede mecâzî olarak ifade edilen dikenler, insandaki benlik, bütün nimetleri kendinde toplama hırsı, israf çılgınlığı ve her çeşit günah ve kötü alışkanlıklardır. Bu günahlar, farkında olmadan insanın rûhânî hayatını zedeleyerek onda merhametsizlik, duygusuzluk, Allah’ın mahlûkâtına hizmetten uzak kalmak ve kendini beğenme (ucub) gibi menfî hâllere sevk eder. Bu ise, insanın kalbinin mânen ölüm hastalığına yakalanması demektir. Kalbin günah dikenlerinden kurtuluş yolunun ancak takvâ ile olduğunu şu misal ne güzel ifade eder:

Hazret-i Ömer, bir gün Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-‘a takvânın ne olduğunu sormuştu. Übey -radıyallâhu anh- ona:

“Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” dedi.

Hazret-i Ömer:

“Evet, yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer:

“Peki, ne yaptın?” diye sordu. Hazret-i Ömer de:

“Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün gücümü sarf ettim.” cevâbını verdi.

Bunun üzerine Übey bin Kâ’b şöyle dedi:

“İşte takvâ budur.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 42)

Takvâ, insanın kendi fânîliğini unutmamasıdır. Zira ham nefsin mayasında fânîliğe isyan vardır. O nefis, sonsuzluğun seyyâhı olmak ister. Dünyadaki fânî hayatın kabına sığamaz. Ebedîliğin hasretiyle fânilikten kaçış hâlindedir. Bu yüzden fânîliği hatırlatan ölüm, nefsin gözünde korkunç hâle gelir. Aklın ve kalbin icabı ise, kuru bir ölüm korkusu yerine, nefsânî arzuları bertaraf edip amel-i sâlihlerde bulunarak ölümü güzelleştirmektir. Kelâm-ı kibârda buyrulur:

“Dünyadan ebedîlik isteme, kendinde yok ki, sana versin!..”

Hazret-i Ömer de, dünyanın gerçek yüzünü ifade eden ve bu fânî dünyada hür yaşamanın yolunu gösteren hikmetli kelâmlarında:

“Dünyaya az meylet ki, nefsinin esaretinden kurtulup hür yaşayasın!..” buyurmaktadır.

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, günahlar, cennet yasaklarıdır. İnsan bu hatalarını artırdıkça, cennete girme imkânı da daralmış olmaktadır. Bu yüzden hatalardan vazgeçilecek, yeni ve güzel amel-i sâlihler edinilecek mevsim, gençlik devridir. Zira gençlikte Allah’a yaklaşmak, hem daha kolay, hem de daha bereketlidir. Fakat bu hususta da aceleci olmak ve hayırlı niyet ve amelleri tehir etmemek gerekmektedir. Çünkü ömür kısa, vakit ise hızla tükenmektedir. Nitekim:

“Yarın diyenler helâk oldu!..” buyrularak nefsin en büyük tuzaklarından biri olan erteleme ve ihmal etmeye dikkat çekilmiştir. İnsanın ölümü sık sık ve derin olarak tefekkür etmesi de, tevbenin kıvamını arttırır. İmam-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:

“Ölmek felâket değildir, asıl felâket öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir.”

Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- de:

“Dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has evlatları var.

Sizler âhiretin evlatları olun.

Sakın dünyanın evlatları olmayın.

Zira bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok.” buyurmaktadır.

İnsanın kötü alışkanlıklar edinmesinde, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çevresinin çok büyük bir rolü vardır. Zira insanlar, bulundukları ortama göre şekil alırlar. Kötü çevrenin tesiriyle başlangıçta tedirgin bir şekilde ilk hatalarını işleyen insanlar, bu konuda bir ikaz veya mânî ile karşılaşmadıkları müddetçe, işlediği günahlar kulağa hoş gelen bir mûsikî gibi onları gaflete dûçar ederek mânevî dünyalarını hüsrana uğratır. Bu yüzden insanlar; sahip oldukları akıl, irâde ve gönül dünyalarının rûhânî ahengi içinde menfî ortamlardan uzaklaşmazlarsa, kalbler, yavaş yavaş o ortamın rengine boyanmaya başlar.

Bu hususta Gazâlî Hazretleri:

“Gâfillerle zihnî yakınlık, zaman içinde kalbî ünsiyete döner. Bu da kişinin helâkine sebep olur.” buyurmaktadır.

İnsan kelimesinin kökü, ünsiyet ile alâkalıdır. Bu sebeple insanoğlunun kalbî hayatı da içinde bulunduğu toplumun seviyesine göre, ya rûhâniyete mazhar olur veya harâbe hâline döner. Netice olarak kurtuluş yolu samimi ve amel-i sâlihlerle takviye edilen bir istiğfardan geçer. Lâyıkıyla tevbe edebilmek, ancak kalbin seviyesine bağlıdır. Zîra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Günah işlemekten vazgeçmek, tevbe ile uğraşmaktan daha kolaydır.” buyurmuştur.

Ezcümle tevbede dikkat edilecek hususlar da şunlardır:

İlk olarak yapılan hataların farkına varılmalıdır. Zira nefis ve şeytan, insana yaptıklarını süslü ve güzel gösterir. Bir kötülük baştan kerih gelse bile, tekrar ede ede basitleşir ve insana normal gelmeye başlar. Bu yüzden öncelikle yapılacak şey, iyi ile kötünün farkına varmaktır.

Bu hususta insanın, bizzat hatanın küçük veya büyük olmasından ziyâde kime karşı yapıldığına dikkat etmesi gerekir.

Kendisine sayısız nimetler veren Rabbine karşı unutkanlık, isyan ve nankörlükte bulunmak, elbette hataların en büyüğüdür. Öyleyse küçük-büyük farkında önce, kendisini her ân gözeten, her türlü ihtiyacını karşılayan Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk ve itaatteki durumumuz daha ehemmiyetlidir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir müminin günah karşısındaki sıkıntısını şöyle ifade buyurur:

“Mü’min, günâhını şöyle görür: O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. «Dağ üzerine düşer mi?» diye korkar durur. Fâcir (günahkâr) ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” (Buharî, Deavât 4; Müslim 3)

İkinci olarak, hatalardan dolayı pişmanlık duyulmalıdır. Sadece dil ile tevbe etmek veya pişman olmak yeterli olmaz. Samimî ve bir daha yapmamak üzere derin bir pişmanlıkla tevbe edilmesi gerekmektedir. Zira âyet-i kerimede buyrulur:

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.

Ne babanın evlâdı, ne de evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin.

Bilin ki, Allah’ın vaadi hakikattir.

Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,

Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın!” 

(Lokman, 33)

Eğer yapılan hatalar, insanlara zulüm şeklinde ise, hak sahibinden helâllik dilemek ve hakkını iâde etmek gerekir.

Ayrıca Allâh nazarında tevbekâr sayılmak için, tevbe ederken Allâh’ın rızâsı dışında, mal ve sıhhat endişesi gibi dünyevî bir gâye güdülmemelidir. Sadece insanların dedikodusu ve ayıplamasından sakınarak, günah işlemeyi terk etmek; netice itibariyle hayır ise de, Allâh’ın rızâsını kazandırmaya yetmeyebilir.

Üçüncü husus, kendisini kötü yola sevkeden çevre veya arkadaşların değiştirilmesi, yeni ve daha güzel bir çevreye müracaat edilmesi gerekir. Güzel, temiz ve mutlu bir hayatı kucaklayıp ömür boyu bahtiyar yaşamanın ilk şartı, sâlih ve sâdık kimselerle bir arada olmaktır. Zira âyet-i kerîmede:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyrulmuştur.

İnsanların sâlih ve sâdıklarla beraber olması ve dolayısıyla sâdık ve sâlih oluşu; kıyamet gününde de fayda verecektir. Nitekim diğer bir âyet-i kerimede de:

“O gün sâdıkların sıdkının fayda göreceği bir gündür…” (el-Mâide, 119) buyrulmaktadır. İmam-ı Şâfiî de bu hususta şöyle buyurur:

“Kendini Hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.”

Dördüncü husus, yapılan hata ve günâha geri dönmeyi, ateşe atılacakmış gibi çirkin ve kötü görmek gerekir. Bir daha o günaha kaydırabilecek vasıtalara bile yaklaşmamalıdır.

Tevbe, ya küfürden ya da günahtan olur. Küfürden tevbe edip iman edenin tevbesi, kesinlikle makbuldür. Günahtan tevbe edenin tevbesi ise, samimiyet ve pişmanlıkla yapıldığı takdirde makbuldür. Bunun şartı da, kulun tekrar o günâha dönmemesidir.

Zâten,”Günâhtan tevbe, nedâmet ve istiğfardan ibârettir.” (Ahmed bin Hanbel, VI, 264) hadîs-i şerîfi de, tekrar günaha düşürmeyecek bir tevbeye işâret etmektedir. Enes İbni Mâlik -radıyallâhu anh-‘den rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını alır: Allâh ve Rasûlünü, (bu ikisinden başka) herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allâh kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek…”

(Buhârî, Îmân 9, 14; Müslim, Îmân 67. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10)

Tevbe ve istiğfarda bulunmak için illâ günah işlemiş olmak gerekmez.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ey insanlar!.. Rabbinize tevbe edin. Allâh’a yemin ederim ki, ben Rabbim Tebârek ve Teâlâ Hazretlerine günde yüz kere tevbe ederim.” 

(Müslim, Zikr, 42) buyurmuşlardır. (1)
Kendisi bu şekilde Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanın hataya karşı zaafını ve bunun reçetesini de şöyle hülâsâ etmiştir:

“İnsanoğlunun her biri hata işler. Ancak hata işleyenlerin en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.” 

(Tirmîzî, Kıyâme, 50; İbn-i Mâce, Zühd, 30)

Bu itibarla bâzen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bâzen de bir damla yaş, bin günahı temizler.
Son olarak, Allâh Teâlâ’nın tevbe kapısının herkese, her an ve her günah için açık olduğunu unutmamalıdır. Lâkin tevbenin şartlarına da dikkat edebilmelidir. Nitekim âyet-i kerimede, hem Allâh’ın rahmetinin genişliğine dikkat çekilmiş, hem de bir an önce Allâh Teâlâ’ya dönülmesi istenmiştir:

“Ey kendilerinin aleyhinde çalışarak haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.”

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.”

(ez-Zümer, 53-54)

Tevbe ve istiğfar için, Allah’ın rahmetinin coştuğu vakitler olan seherleri ganimet bilmelidir. Gece ve gündüz, her fırsatta tevbe etme imkânı varken, özellikle seher vaktinde tevbe ve istiğfar etmenin ayrı bir ehemmiyeti vardır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“O muttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devâm ederlerdi.”

(ez-Zâ­ri­yât, 17-18)

Hülâsâ tevbenin seviye kazanabilmesi için şu hususları da nazara almak îcâb eder:

Tevbe edenin kalbinden çıkan ilk söz, “acziyet”in itirafı olmalıdır. İçimizdeki sefil “ben”likten bir zerre bile kalmış ise, tevbe ve duâ gayesine varamamış demektir. Tevbede dilenilen, ilâhî rahmet ve berekettir. Tevbede isteriz ki, sonsuz bir kudret sahibi olan Hak Teâlâ bize acısın ve üzerimize lutfunu yağdırsın!.. Şunu iyi bilmek îcâb eder ki, büyük ruhlar, yani Peygamberler ve Hak dostları, dâimâ istiğfar ve duâ hâlinde yaşayanlardır.

Ya Rabbî! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretinden nasîb alabilmemizi lutfeyle!.. İlâhî rızâna nâiliyet ümidiyle, yarattıklarına merhameti, gönüllerimizin tükenmez hazinesi kıl!.. Âmin.

1.Aynı hadîs-i şerîf, ‘yetmiş kere’ şeklinde de rivâyet olunmuştur. (Buhârî, Deavât, 3; Tirmîzî, Tefsir, Muhammed  Sûresi)

Sahabeden Dualar

Sahabeler, Ashab-ı Kiram

Sayfa: (1/1)
 

uslu:

Hoş Geldiniz Kardeş, Buradaki Bağlantı Adresi Sadece Foruma Üye Olanlara Gösterilir.  

  

Hz. Ebubekir’in Duaları

– Kulağıma geldiğine göre Ebubekir duasında şunları söylüyordu: “Ey Allah’ım! İşimin sonunda hayr olan nesneyi senden istiyorum. Yarab! Hayırdan bana vereceğin, rızan ve minnet cennetlerinde yüce mertebeler olsun.”[194]

– Ebubekir duasında şöyle derdi:

“Ey Allah’ım! Ömrümün hayırlısı ömrünün sonu, amelimin hayırlısı, sonraki amellerim ve günlerimin hayırlısı, sana kavuşacağım gün olsun.”[195]

– Sözüne inandığım birisi bana, Ebubekir’in şöyle dua ettiğini haber verdi.

“Her şeyde nimetin tamamını senden istiyorum. Razı olacağın ve razı olduktan sonra da bunlara karşılık sana şükretmeyi senden istiyorum. Ey kerim! İçinde hayır olan her şeyin zorunu değil, kolayını senden isterim.”[196]

– Hz. Ebubekir duasında şöyle diyordu:

“Ey Allah’ım! Bana iman, yakîn, sağlık, afiyet ve iyi bir niyet ver.”[197]

Hz. Ömer’in Duaları

– Hz. Ömer

“Ey Allah’ım! Beni gafil bir şekilde yakalamandan, gaflet içerisinde bırakmandan ve gafillerden kılmandan sana sığınıyorum” diye dua ederdi.[198]

– Hz. Ömer şöyle dua ederdi:

“Ey Allah’ım! Amelimi salih kıl. Yalnızca senin için kıl ve amelimde başkası için hisse bırakma.[199]

– Hz. Ömer şöyle dua ederdi: “

Yarabbi! Beni ebrarlarla beraber öldür. Beni şerlilerin içerisine koyma. Ateşin azabından beni koru. Hayırlı insanlara beni ilhak eyle.[200]

– Hz. Ömer’den çoğu kere işittiğim şuydu:

Ey Allah’ım! Bana afiyet ver, beni affeyle.[201]

– Ben babamın

“Ey Allah’ım! Bana yolunda şehitlik mertebesi ver ve bana Peygamber’inin şehrinde ölmeyi nasip et” diye dua ettiğini işittim.
“Peygamber beldesinde olursan nerde şehid olacaksın?” dedim. Bana
“Allah, dilediğini her yerde yapar” dedi.[202]

– Hz. Ömer

“Yarab! Benim zulüm ve küfrümü affet” diye dua etti. Arkadaşlarından birisi “Ey mü’minlerin emiri! Zülüm tamamdır. Fakat buradaki küfür ne demektir?” diye sordu. Hz. Ömer “İnsan, zülüm ve nankörlük yapar” dedi.[203]

– Hz. Ömer Kâbe’yi tavaf ederken şöyle diyordu:

Ey Allah’ım! Eğer beni saaddette yazmışsan orada beni sabit kıl. Eğer beni şekavette yazmışsan, beni sil ve beni saidler listesine yaz. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini yerinde bırakırsın. Ümmü’l-Kitap senin katındadır.[204]

– Hattab’ın oğlu Ömer’i gördüm, kıtlık zamanında Rasûlullah’ın mescidinde gece yarısı namaz kılıyor ve

“Yarab! Bizi kıtlıkla helak etme. Bizden belayı kaldır” diyor ve bu kelimeleri tekrarlıyordu.[205]

– Hz. Ömer’in kıtlık senesinde bir izarı vardı. İzarın üstünde onaltı yama bulunuyordu. Abası da beş buçuk karıştı. Şöyle dua ediyordu:

Ey Allah’ım! Ümmet-i Muhammed  ’i benim günahım yüzünden helak etme![206]

– Hz. Ömer şöyle dua ederdi:

Yarab! Beni bir rekat namaz kılmış veya bir kere secde etmiş bir kimsenin eliyle öldürtme ki, kıyamet gününde o bir rekat namazla ve tek secde ile benimle tartışmasın.[207]

– Hz. Ömer küçük taşlardan bir yığın yaptı. Elbisesinin bir kısmını onun üzerine attıktan sonra orada sırtüstü uzandı ve ellerini göklere kaldırarak

‘Yarab! Yaşım ilerledi, kuvvetim zayıfladı, yardımcılarım yeryüzüne yayıldı. Sana karşı bir kusur işlememiş ve kulluğumu ihmal etmemişken beni huzuruna al” diyerek dua etti.[208]

– Hz. Ömer halife seçildiğinde minberin üzerine çıkarak Allah’a hamdu senâlar ettikten sonra

‘Ey insanlar! Ben bir dua edeceğim, siz de amin deyin” dedi ve şöyle dua etti: Allah’ım! Benim mizacım serttir, beni yumuşat. Ben cimriyim, beni cömert kil. Ben zayıfım, bana güç ver.[209]

– Hz. Ömer bir cenaze üzerine namaz kıldığında

“Allah’ım! Şu kulun dünyadan ayrılmış, dünyayı geride kalanlara bırakmıştır. Sen ona muhtaç olmadığın halde, o sana muhtaçtır. Dünyadayken “Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed  , Allah’ın kulu ve rasûlüdür” diye şehadet ederdi. Ey Allah’ım! Onu affet. Onun kusurlarından vazgeç ve onu peygamberine kavuştur” diye dua ederdi.[210]

– Hz. Ömer herhangi bir ölünün üzerine toprak attıktan sonra

“Yarab! Aile efradını, malını ve aşiretini sana teslim etti. Günahı büyüktür. Onu affet” derdi.”[211]

Hz. Ali’nin Duaları

– Hz. Ali

“Belanın meşakkatinden, şekavetin varlığından, düşmanların sevinmesinden sana sığınıyorum. Hapisten, kayda vurulmaktan, kamçılanmaktan sana sığınıyorum” diye dua ederdi.[212]

– Kulağıma geldiğine göre Hz. Ali şöyle dua ederdi:

“Ey Allah’ım! Günahlarım sana zarar vermez. Bana merhamet etsen sende bir eksiklik meydana gelmez”[213]

– Hz. Ali, hilali gördüğünde

“Yarab! Senden bu ayda; hayır, fetih, yardım, bereket, bol rızık, aydınlık, temizlik ve hidayet dilerim. Bu ayın şerrinden, bu ayda olacak şeylerin şerrinden ve bu aydan sonra olacak şeylerin şerrinden sana sığınıyorum” diye dua ederdi.[214]

– Hz. Ali’nin arkasında, Ali b. Muknif’in cenaze namazını kıldım. Dört tekbir getirdi, selam verdi. Sonra onu kabrine koyarak

“Yarab! Bu senin kulundur ve iki kulunun da evladıdır. Sana misafir gelmiştir. Sen de en güzel, en hayırlı konuk sahibisin. Onun kabrini genişlet, günahını affet. çünkü biz onu iyi olarak biliyoruz. Sen daha iyisini biliyorsun. Çünkü o senden başka ilah olmadığına, Muhammed  ’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahidlik ederdi” diye dua etti.[215]

Abdullah b. Mes’ud’un Duaları

– Babam Abdullah b. Mes’ud’a

“Hz. Peygamber sana “İste! Allah verecektir” dediği gece hangi duayı okudun?“ diye sordular. Babam, benim okuduğum dua şuydu:
“Yarabbi! Geri dönmeyen bir iman, bitmeyen bir nimet ve huld cennetinin en yüksek derecelerinde Peygamberine arkadaş olmayı istiyorum”[217]

– Bir gece namaz kılıyordum. Hz. Peygamber ve Ömer yanımdan geçti. Hz. Peygamber bana

“İste! Allah sana verecektir” dedi. Ben sonra Abdullah b. Mes’ud’un yanına gittim, Abdullah bana
“Benim bir duam vardır, onunla dua edersen Allah isteklerini verir” diyerek “Yarab! Senden sarsılmayan bir iman…” diye başlayan yukarıdaki duayı okudu” diye kaydedilmiştir. Diğer bir rivâyette “Kesilmeyen bir gözün aydınlığını istiyorum” ziyadesi de vardır.[218]

– Hz. Ebubekir, Abdullah b. Mes’ud’un yanına gelerek

“Senin demin yaptığın dua nedir? Bana tekrarlar mısın” diye sordu. Abdullah
“Ben Allah’a hamd ve sena ettikten sonra “Senden başka ilah yok. Vaadin haktir. Seninle karşılaşmak haktır. Cennet haktır. Cehennem haktır. Senin Peygamberlerin haktır. Kitabın haktır. Nebiler haktır, Hz. Muhammed   haktır…”demiştim dedi.[219]

– Abdullah b. Mes’ud çok zaman şöyle dua ederdi:

Ey Rabbimiz! Aramızı ıslah eyle, bizi İslâm’ın yollarına hidayet eyle. Bizi zulmetten nura çıkar. Açık ve gizli bütün kötülükleri bizden uzaklaştır. Gözlerimizi, kulaklarımızı, kalplerimizi, işlerimizi ve çoluk çocuğumuzu bize mübarek kıl. Tevbemizi kabul et. Kesinlikle sen çokça tevbe kabul edensin ve rahimsin. Bizi nimetine razı olarak nimetini öğüp sana zikredenlerden eyle ve nimetini bizim üzerimize tamamlat.[220]

– Abdullah b. Mes’ud şöyle dua ediyordu:

Ey Allah’ım! Herkesi kapsayıcı ve vermiş olduğun nimetinle senden istiyorum. Beni belalandırdığın belanın hürmetiyle senden istiyorum. Bana vermiş olduğun faziletin hürmetiyle senden istiyorum. Beni cennetine koy. Ey Allah’ım! Beni cennete fazlını, minnetin ve kereminle koy.[221]

– Abdullah b. Mes’ud şöyle dua ediyordu:

Yarab! Eğer beni şekavet ehlinden yazmış isen, merhametinle benim ismimi oradan sil, beni saadet ehlinin arasına yaz.[222]

– İbn Mes’ud şöyle dua ederdi:

Yarab! İman, yakîn, fehm ve ilmimi artır.[223]

– Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra mescidden dönerken İbn Mes’ud’a uğramak için kapısına geldik, içeri girmek için izin istedik. Bize izin verildiği halde, yataklar daha kalkmamış olabilir diye biraz bekledik. İbn Mes’ud tesbih ederek dışarı çıktı ve

“Bizim gaflet içinde olduğumuzu mu sanıyorsunuz?” dedi. İçeriye girdikten sonra
“Ey cariye, güneş doğdu mu bir bak” dedi. Cariye
“Hayır, doğmadı” dedi. İbn Mes’ud biraz sonra tekrar sordu. Cariye yine hayır dedi. Üçüncü kez sorduğunda, cariye güneşin doğduğunu söyledi. Bunun üzerine İbn Mes’ud
“Bize bugünü veren ve ondaki ayak kaymalarını bağışlayan -sanıyorum- bizi ateşle azaplandırmayan Allah’a hamd ve senalar olsun” dedi.[224]

– Abdullah b. Mes’ud çarşıya gittiğinde

“Ey Allah’ım! Bu çarşının hayrından ve ehlinin hayrından senden istiyorum. Çarşının ve ehlinin şerrinden sana sığınıyorum” derdi.[225]

– İbn Mes’ud bir köye girmek istediğinde

“Ey Allah’ım! Ey göklerin Rabbi! Göklerin gölgelendirdiği nesnelerin Rabbi! Şeytanların ve şeytanların saptırdığı kimselerin rabbi! Bu köyün hayırlısını ve oradaki nesnelerin hayırlısını senden istiyorum. O köyün şerrinden ve orada bulunanların şerrinden sana sığınıyorum” diye dua ederdi.[226]


Abdurrahman b. Avf’ın Duası

– Kabe’yi ziyaret ederken bir kişiyi gördüm. Şöyle dua ediyordu:

“Yarabbi! Beni nefsimin cimriliğinden koru! “ Bundan başka birşey de söylemiyordu. Ona
“Niçin başka birşey söylemiyorsun, sadece bunu söylüyorsun?” dediğimde
“Ben nefsimin cimriliğinden korunduğum zaman, artık hırsızlık yapmam, zina yapmam ve artık herhangi bir kötülük de işlemem” dedi. Baktım ki, o kişi Abdurrahman b. Avf’tır.[2

Muaz ve Bilâl’in Duaları

– Muaz b. Cebel geceleyin teheccüd namazına kalktığında

“Ey Rabbim! Gözler uyudu, yıldızlar battı. Sen dirisin ve bütün kainatı idare edensin. Ev Allah’ım! Cenneti arayışım ağır, ateşten kaçışım zayıftır. Ey Allah’ım! Katından bana bir vaâdda bulun ki, kıyamet günü va’dine dayanayım. Kesinlikle sen va’dine muhalefet etmezsin” diye dua ederdi.[227]

– Benim evim mescidin etrafındaki en yüksek evdi. Bundan dolayı Bilal evimin üzerinde sabah namazı için ezan okuyordu. Seher zamanı geliyor, evin üzerine oturup fecri bekliyordu. Fecri gördüğünde

“Ey Allah’ım! Sana hamdediyorum, Sen’in dinine saldıran Kureyşlilere karşı Sen’den yardım istiyorum” der ve ezanı okurdu. Allah’a yemin ederim ki, hiç bir gün bu duayı terkettiğini bilmiyorum.[228]

– Bilal yatağına girdiğinde

“Ey Allah’ım! Günahlarımdan vazgeç. Beni eksiklerimde özürlü say” derdi.[229]
Zeyd b. Sabit ve Sa’d b. Ubade’nin Duaları

– Zeyd b. Sabit yatağa girdiğinde

‘Ey Allah’ım! Senden ailem ile kölelerimi besleyebilecek kadar zenginlik istiyorum. Herhangi bir akrabamın akrabalık hakkını eda edemediğim için bana beddua etmesinden sana sığınıyorum” derdi.[230]

– Sa’d b. Ubade söyle dua ederdi:

Ey Allah’ım! Sana hamdetmeyi bana nasip et ve bana şeref ihsan et. Şeref ancak çalışmakla olur. Çalışmak da mal ile olur. Ey Allah’ım! Az mal beni islah etmez ve az mal ile gereği gibi çalışamam.[231]

Ebu Derdâ’nın Duaları

– Ebu Derdâ şöyle dua ederdi:

Ey Allah’ım! Kalbin paramparça olmasından sana sığınıyorum. Ebu Derdâ’dan “kalbin paramparça olmasından” maksadın ne olduğu soruldu. “Kişinin her vadide bir şeyinin olmasıdır” dedi.[232]

– Ebu Derdâ

“Yarab! Canımı ebrarlar arasında al. Beni şerliler arasında bırakma” diye dua ederdi.[233]

– Ebu Derdâ

“Yarab! Beni kötü bir amelle deneme ki, kötü bir kişi olarak tanınmayayım” diye dua ederdi.[234]

– Ebu Derdâ

“Alimlerin kalbinin bana lanet ermesinden sana sığınıyorum” diye dua ederdi. Ebu Derdâ’dan “Kalbler sana nasıl lanet okur” diye sorulduğunda “kalplerinden bana karşı nefret duymalarıdır” dedi.[235]

– Ebu Derdâ, bir gecenin başlangıcında mescide doğru gitti. Mescide girerken secde halinde bulunan bir kişinin yanından geçti. O kişi şöyle diyordu:

Ey Allah’ım! Ben korkuyorum, beni koru. Azabından beni muhafaza eyle. Senin fazlına muhtaç bir dilenciyim. Bana fazlından rızık ver. Ben mazur olan bir günahkar değilim ki, senden özür dileyeyim. Güçlü de değilim ki, sana karşı çıkayım. Fakat ben günahının bağışlanmasını isteyen bir günahkarım. Adamın duası Ebu Derdâ’nın çok hoşuna gitti ve arkadaşlarına da bu duayı öğretti.[236]

– Bir ihtiyarin yüksek sesle

“Ey Allah’ım İçine herhangi bir şeyin katılmadığı şerden sana sığınıyorum” diye dua ettiğini duydum. “Bu ihtiyar kimdir?” dedim. “Bu, Ebu Derdâ’dır” dediler.[237]

– Ebu Derdâ

“Ey Allah’ım! Kardeşim Abdullah b. Revaha’ya benim amelimden onu utandıracak bir şeyi arzetmemden sana sığınıyorum” diye dua ederdi.[238]

Abdullah b. Ömer’in Duaları

– İbn Ömer, Safa üzerinde şu duayı okudu:

Ey Allah’ım! Dinin ile, sana ve peygamberine itaat etmekle beni koru. Ey Allah’ım! Beni hadlerinden, cezalarından, yasakladıklarından uzaklaştır. Ey Allah’ım! Beni, seni, meleklerini, rasûllerini ve salih kullarını sevenlerden eyle. Ey Allah’ım! Beni kendine, meleklerine, rasûllerine ve salih kullarına sevdir. Ey Allah’ım! Bana cennet yolunu kolaylaştır ve beni cehennem yolundan uzaklaştır. Ahiret ve dünyada beni affet. Beni muttaki imamlardan kıl. Ey Allah’ım! Sen Kur’ân’ında “Beni çağırınız. Size icabet edeyim” (Gafir: 40/60) buyurmaktasın. Sen vaadine muhalefet etmezsin. Ey Allah’ım! Beni İslâm’a hidayet etmişken beni ondan, onu da benden ayırma, ta ki müslüman olarak öleyim. İbn Ömer bu duasını uzun dualarla beraber Safa’da, Merve’de, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da ve Tavaf’ta okuyordu.[239]

– İbn Ömer sabahladığında şu duayı okuyordu:

Ey Allah’ım! Beni, sabahlarda taksim ettiğin her hayırda nasibi en büyük olan kullarından eyle. Bana hidayet bulacağım bir nur ihsan et. Dağıttığın rahmeti bana nasib eyle. Bahşettiğin rızkı bana nasib eyle. Gidereceğin zarardan, kaldıracağın beladan ve önlediğin fitneden en fazla korunan kimselerden eyle.[240]

Abdullah b. Abbas’ın Duaları

– İbn Abbas şöyle dua ederdi:

Ey Allah’ım! Senden gökler ve yerleri aydınlatan yüzünün nuruyla, beni korumanı, himâyen ve gölgenin altında yaşatmanı istiyorum.[241]

– İbn Abbas şöyle dua ederdi:

Yarabbi! Beni kanaat sahibi eyle. Bana verdiğin rızkı bereketli kıl. Geride bıraktığını koru.[242]

– İbn Abbas’ın

“Yarab! Hz. Muhammed  ’in en büyük şefaatini kabul eyle. Onun yüce derecesini yücelt. Onu ahiret ve dünyada isteğine nail et. İbrahim’e ve Musa’ya verdiğin gibi ona da ver” dediğini duydum.[243]

Fudale b. Ubeyd’in Duası

– Fudale b. Ubeyd şöyle dua ederdi:

Ey Allah’ım! Kaza ve kaderine razı olmayı, ölümden sonraki hayatın serinliğini, senin veçhine bakmanın lezzetini, zarar vermeksizin, fitneye kapılmaksızın, sapıtmaksızın seninle konuşmanın şevkini senden istiyorum.[244]

Ebu Hureyre’nin Duası

– Ebu Hureyre’nin ölüm hastalığında Mervan kendisini ziyaret ederek

“Ey Eba Hureyre! Allah sana şifa versin” dedi. Ebu Hureyre
“Yarab! Sana kavuşmayı bana sevdir. Ben sana kavuşmak isterim” dedi. Mervan daha Ashabu’l-Katâ denilen yere varmadan Ebu Hureyre vefat etti.[245]

[194] İmam Ahmed, Zühd, (Hasan’dan).
[195] Kenz, I/303 (Said b. Mansur, Muaviye b. Kurre’den).
[196] İbn Ebî Dünya (Abdulaziz b. Selem el-Mâcişûn’dan).
[197] Kenz, I/303 (İbn Ebi Dünya, Ebu Yezid el-Medainî’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/130.
[198] İbn Ebi Şeybe ve Ebu Nuaym.
[199] İmam Ahmed, Zühd (Hasan’dan).
[200] İbn Sa’d ve Buhari (Amr b. Meymun’dan)
[201] Kenz, I/303 (İmam Ahmed, Zühd, Ebû Âliye’den).
[202] İbn Sa’d ve Ebu Nuaym (Hz. Hafsa’dan).
[203] İbn Ebi Hatim (Hz. Ömer’den).
[204] Kenz, I/304 (Le’lekâî, Ebu Osman en-Nehdî’den).
[205] İbn Sa’d, III/319 (Said b. Zeyd, babasından).
[206] İbn Sa’d, III/320.
[207] Müntehab, IV/413 (Buhari, İmam Mâlik, İbn Rahuye ve Ebu Nuaym, Zeyd b. Eslem’den, o da babasından).
[208] Ebu Nuaym, Hilye, I/54 (Said b. Müseyyeb’den).
[209] Ebu Nuaym, Hilye, I/53 (Esved b. Hilâl el-Muharibî’den).
[210] Ebu Yâ’lâ (Said b. Müseyyeb’den) Kenz, VIII/113.
[211] Kenz, VIII/119 (Beyhaki, Kesir b. Müdrik’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/130-132.
[212] Kenz, I/304 (Yusuf el-Gadi’den).
[213] Kenz, I/305 (Dineverî, Süfyan-ı Sevrî’den).
[214] Kenz, IV/326 (İbn Neccar’dan).
[215] Kenz, VIII/119 (Beyhaki, Ömer b. Said en-Neâi’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/132-133.
[216] Tefsir-i İbn Kesir, IV/339 (İbn Cerir, Ebu Heyyâc el-Esedî’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/133.
[217] Kenz, I/307 (İbn Ebi Şeybe, Abdullah b. Mes’ud’un oğlu Ebu Ubeyde’den).
[218] Ebu Nuaym, Hilye, I/127 (Ebu Ubeyde, babası İbn Mes’ud’dan).
[219] Ebu Nuaym, Hilye, I/128 (Avn b. Abdullah’dan).
[220] Buhari, Edeb, s. 93. (Şakik’den).
[221] Heysemi, X/185 (Taberani, Ebü’l-Ahvas’dan).
[222] Taberani (Ebu Kılabe’den).
[223] Heysemi, X/185 (Taberani, Abdullah b. Akim’den).
[224] Heysemi, X/118 (Taberani, Ebu Vail’den).
[225] Heysemi, X/129 (Taberani, Süleym b. Hanzale’den).
[226] Heysemi, X/135 (Taberani, Katade’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/133-135.
[227] Heysemi, X/185 (Ebu Nuaym, Sevr b. Yezid’den).
[228] Bidaye, III/233 (İbn İshak, Urve yoluyla).
[229] Heysemi, X/125 (Taberani, Bilâl’in eşi Hind’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/135.
[230] Heysemi, X/125 (Taberani’den).
[231] İbn Sa’d, III/614 (Urve’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/135-136.
[232] Ebu Nuaym, Hilye, I/219 (Bilâl b. Sa’d’dan).
[233] Ebu Nuaym, Hilye, I/220 (İsmail b. Ubeydullah’dan).
[234] Ebu Nuaym (Lokman b. Amir’den).
[235] Ebu Nuaym, Hilye, I/223 (Hasan b. Atiye’den).
[236] Ebu Nuaym, Hilye, I/224 (Abdullah b. Yezid b. Rabia ed-Dımışkî’den).
[237] Buhari, Edeb, 99 (Temame b. Hazen’den).
[238] Kenz, I/306 (Hakim’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/136-137.
[239] Ebu Nuaym, Hilye, I/308 (Nâfi’den).
[240] Ebu Nuaym, Hilye, I/304 (Abdullah b. Sebre’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/137.
[241] Heysemî, X/184 (Bezzar, Said b. Cübeyr’den).
[242] Buhari, Edeb, s. 100 (Said b. Cübeyr’den).
[243] Tefsir-i İbn Kesir, III/513 (Tavus’dan).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/137-138.
[244] Heysemî, X/77 (Taberani, Ümmü Derdâ’dan)
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/138.
[245] İbn Sa’d, IV/339 (Makburi’den).
Muhammed   Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 4/138.

Konu Adresi: http://www.dervisler.net/sahabeden-dualar-t1422.0.html;wap
 

mavi:

Ey Allah(cc)ım!
Dinin ile, sana ve peygamberine itaat etmekle beni koru.
Beni hadlerinden, cezalarından, yasakladıklarından uzaklaştır.
Beni, seni, meleklerini, rasûllerini ve salih kullarını sevenlerden eyle.
Beni kendine, meleklerine, rasûllerine ve salih kullarına sevdir.
Bana cennet yolunu kolaylaştır ve beni cehennem yolundan uzaklaştır.
Ahiret ve dünyada beni affet. Beni muttaki imamlardan kıl.
Sen Kurânında Beni çağırınız. Size icabet edeyim (Gafir: 40/60) buyurmaktasın.
Sen vaadine muhalefet etmezsin.Beni İslâma hidayet etmişken beni ondan,
onu da benden ayırma, ta ki müslüman olarak öleyim.

Amin…

Çokk güzel dualar.. Allah (cc) razı olsun ..  :X06

 

madca:

 X:04 :X06
 

Gavs Kölesi:

– Abdullah b. Mes’ud çok zaman şöyle dua ederdi:

Ey Rabbimiz! Aramızı ıslah eyle, bizi İslâm’ın yollarına hidayet eyle. Bizi zulmetten nura çıkar. Açık ve gizli bütün kötülükleri bizden uzaklaştır. Gözlerimizi, kulaklarımızı, kalplerimizi, işlerimizi ve çoluk çocuğumuzu bize mübarek kıl. Tevbemizi kabul et. Kesinlikle sen çokça tevbe kabul edensin ve rahimsin. Bizi nimetine razı olarak nimetini öğüp sana zikredenlerden eyle ve nimetini bizim üzerimize tamamlat.[220]


Amin..!