Ay: Haziran 2020

MERHAMETLİ ve ADALETLİ OLUN

Sizlere şahit olduğum iki olayı nakledeceğim. Yorum yapmadan anlatacağım iki olayın sonucunu, sizlerin duygularınıza ve düşüncelerinize bırakıyorum…
Bir gün sürekli alış-veriş yaptığım, bir kasap dükkanına gittim. Birer kilo olmak üzere iki kilo et alacağımı, birini eve, diğerini de bir fakire götüreceğimi söyledim. Biraz beklemenin ardından, kasap titizlikle hazırladığı etleri, bana verdi. Seyyid Hocam;
– Bu paket sizin, şu pakette fakirin, dedi.
Sonra aldığım etleri eve götürdüm. Bana özellikle verdiği paketi açtığımda, etin en güzel taraflarını vermişti, neredeyse içinde bir gram yağ yoktu. Fakire vermemi istediği paketi açtığımda ise çok şaşırmıştım. Bana verdiği et ile fakire vermemi istediği et, farklıydı. Etin rengi değişmiş ve yarısı da yağla doluydu. Sonra, olması gerekeni yaptım. Fakire vermemi istediği eti, evimde bıraktım. Bana verdiği eti de, fakir kardeşime götürüp hediye ettim.
,,,,,,,,,
İkinci anlatacağım olaya gelince;
Modeli eski arabamı yıkattırmak için, büyük bir şirketin yıkama servisine, yeni girdiğim bir sırada, benden hemen sonra lüks görünümlü, son model birkaç tane araba geldi. Daha arabamın içinden inmeden, benim duyamayacağımı düşünen görevli arkadaş; Arabamın eski oluşundan ve sakalımın uzunluğundan ileri-geri konuşuyordu. Onu mahcup etmemek için, hiç duymamış gibi arabadan indim… Görevli arkadaş;
– Bu arabayı yıkattırmana gerek yok, dedi.
– İhtiyacım var, dedim. Görevli arkadaş;
– Hocam, yıkama fişin var mı? dedi.
– Şimdi olduğu gibi, buradan her zaman alış-veriş yaptığımda, bana yıkama fişi vermezler, dedim. Görevli;
– Şimdi olmadı hocam, arabanı hemen dışarıya çıkar. Sıradaki arabaları içeriye almak istiyorum. Bu eski arabanın nesini yıkattıracaksın ki, giderken çöpe at, diye gülümsedi.
Görevliye; Ne kadar, sıra benim hakkım desem de, onu ikna edemiyordum. Hatta alaycı tavırları daha da arttı. Bende arabayı öylece bıraktım, dışarı çıktım. Görevli;
– Hocam külüstürünü götürsene, diye arkamdan bağırıyordu.
Ona hiçbir cevap vermedim, kalbini kırmamak için elimden geleni yapıyordum. Bütün çalışanların beni tanıdığı, alış-veriş yaptığım yere giderek, yıkama fişini vermelerini istedim. Oradaki çalışanlardan bazıları;
– Hocam, fişe ne gerek var, sizi tanıyoruz derken, Bazıları da, hocamın işini hallet diye yıkamacıya bağırmaya başladılar. Sonunda içlerinden birisi dayanamadı, koşarak yıkamacının yanına vardı. Arkasından da, ben geliyordum.
– Sen ne yapıyorsun?
– Hocam patronumuzun arkadaşı, hocamın derslerine katılıyor deyince, görevli arkadaş, ne yapacağını şaşırdı. Sonra defalarca özür dilemeye başladı.
– Hocam, ben bu şirketin şoförlerinden birisiyim. Asıl yıkamacı arkadaşın acil işi çıkmıştı, bende birkaç saatliğine buraya gelmiştim, dedi. Sonra dakikalarca arabanın temizliği ile uğraştı.
Bu iki olayı naklederken, yorum yapmak istemedim. İnsanlığımızı nasıl kaybettiğimizi anlatmak istedim. Ne olursunuz, yaşanır bir dünya için, MERHAMETLİ ve ADALETLİ OLUN.
Selam ve dua ile
Seyyid Muhammed İsmail – KONYA

MANŞET HABER; KIYAMET

Kulluk kitabım, hayat kaynağım olan Kur’an-ı Kerim’in sayfalarını karıştırırken “İnfitar” suresi karşımda ve bu sureyi okuyorum;
Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla;
Gök çatlayıp yarıldığı zaman,
Yıldızlar dağılıp darmadağın olduğu zaman,
Denizler fışkırtılıp, taşırıldığı zaman,
Kabirler alt üst olduğu zaman,
Her bir nefis önden neyi yollamış, neyi bıraktıysa bilmiş olacaktır.
Ey insan! O Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?
O ki, seni yarattı, her bir şeyini yerli yerince koydu, seni oldukça dengeli yarattı,
Dilediği bir surette seni tertip etti,,,
Kulluk kitabım, hayat kaynağım Kur’an-ı Kerim’in sayfalarını karıştırırken dikkatimi çeken her bir ayeti, anlayabildiğim en hassas bir şekilde okumaya çalışıyorum.
Ve Rabbim gelecekten haberler veriyor…
Şu an gündemimde ki haberler, kıyametten, hesap gününden bahseden haberler, Benim için, manşet olan haberler şuan okumakta olduğum haberlerdir. Eğer bu manşet haberleri okumasam, gündemimde olmayacak ve bu olaylardan haberimde olmayacak.
Gündemimde olan bu haberleri Rabbim bildiriyor. Bu haberler gündemimizde olması gereken, mutlak haberler.
Ey Konyalılar bu haberler uyarılarla dolu,
Bu manşet haberlerle alakası olmayanlar, başka manşet haberlerle alakadar oluyorlar…
Manşet bir haber dedin mi? Günümüzdeki gibi, cahil insanların boş haberleri olmamalı,
Haber dedin mi? Ahiret ile alakalı olmalı değil mi?
Günümüzdeki haberler, dünya süsünü ilgilendiren haberler, zevk ve sefayı ilgilendiren haberler, eğlenceyi ilgilendiren haberler…
Haber vardır kişiyi etkiler,
Haber vardır toplumları etkiler,
Günümüz toplumların haber diye adlandırdıklarına bakarsanız, topluma nelerin haber diye sunduklarına dikkat ederseniz, yanılgının büyüklüğünü anlayabilirsiniz… Ama insanımız bile-bile bu haberlere ilgi duyar, boş haberlere merakla yaklaşımlar sergiler, çünkü günümüz haberlerine, hem yalancının haberleri diyecekler, hem de gelen o haberlerden etkilenecekler, tuhaf bir durum değil mi?…
Her neyse!
Bizi ilgilendiren gerçek haberlere gelelim. “Nebe” suresinin 18. ayetinden itibaren okuyorum;
Sura üfürülecek o günde, sizler kısım-kısım geleceksiniz ,
Gök açılıp kapı-kapı olacak,
Dağlarda yürütülüp bir serap olacak,
Şüphesiz ki, Cehennem bir pusu yeridir,
Azgınların dönüp varacakları yerdir,
Sonsuz zamanlar boyu içinde kalacaklar,
Orada bir serinlikte tatmazlar, ne de bir içecek,
Ancak kaynar bir su ve bir irin,,,
Bizi ilgilendiren asıl haberler, kıyametle ilgili ayetleri okurken, bir ileri-bir geri sayfalar arasında gezinti yapıyorum ve meraklı bakışlarla bir sayfa daha çevirdiğimde “Gaşiye” suresi karşımda;
Kıyametin haberi sana geldi mi ?
O gün öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır,
Amel etmiş boşuna yorulmuşlardır,
Kızgın bir ateşe gireceklerdir,
Kaynar bir kaynaktan içirirler,
Onlar için (zehirli olan) darı dikenlerinden başka bir yiyecek yoktur,
‘O’ ne semirtir, ne de açlığa fayda verir.
Bu haberlerin tek kaynağı, Alemlerin Rabbi Allah (c)’tan’dır.
Manşet haberlerin, sunulduğu kulluk kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir.
Kim merak eder ve kitabın sayfasını açarsa her sayfa da, her ayette manşet haberi okuyacaktır. Bu haberler sağlam mı? Sağlam (en sağlamı, tek sağlamı ). Doğrumu? (en doğrusu, tek doğrusu )…
İşte bu haberler, bayatlayan eskiyen haberler değil. Tam tersi ilk günkü gibi taptaze haberler ve hiç de manşetten düşmeyen haberler…
İşte, sizlere ve bizlere bir manşet haber daha geliyor, bunlar unutulmayacak haberler. Kulluk kitabımın sonlarına doğru sayfaları karıştırırken “Kıyamet” suresinde durakaldım;
Durmamak elde mi ?
Çünkü merak uyandıran bir soruyla başlamış, Soru-cevap şeklinde dikkat çeken müthiş bir haber, öyle ki haberi mırıldanarak ve korku içinde okuyorum;
Kıyamet ne zamanmış? diye sorar,
Ne vakit ki göz kamaştığı zaman,
Ve ay tutulur,
Güneş ve ay bir araya getirilir,
O gün insan “kaçış nereye?”der,
Hayır, o gün sığınacak yer yoktur,
O gün varıp durulmayacak yer, Rabbinin huzurudur,
O günde insana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler haber verilir,
Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir,
Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile,,,
Kıyametle ilgili, Rabbimin haberlerini okurken heyecanlanıyorum, kalp atışlarım hızlanıyor, sanki kalbim yerinden fırlayacak ve bu heyecan ve hezeyanlar içinde, kulluk kitabını sayfalarını çevirirken adeta kıyameti yaşıyorum. Ellerimden, anlımdan vücudumdan terler, pınar gibi, gözelerinden fışkırıyor ve sonra mahzun bir hale bürünürken,,,
Asaletine hayran olduğum şu Konya şehrinin bir kenarında, sessiz sedasız yaşadığımız evimizde, dünyadaki duyarlı kardeşlerimiz sesimizi duysun, dualım dediklerime mesaj oldun diye;
Dün, yavrucuğumun anlattığı rüya düşüncelerimde ve kalemimde, okuduğum haberle beraber her şey gözlerimin önüne serilmekte,,, On bir yaşındaki yavrucuğum anlatmakta;
-Kıyamet kopuyor, her taraf kararmaya başlamış, insanlar çıldıracak gibi çığlık atarak ölüyorlar ve sırasını bekleyen herkes korku içerisinde, çığlık atarak ölümden kaçmaya çalışıyorlar,
-Ama sen ölmüyordun,
-Herkes
-Herkes öldü, ama sen ölmüyordun ve seninle beraber birileri daha vardı, onlarda ölmüyorlardı ve ben de sizlerin sakinlik içerisinde namaz kılışınızı izliyordum.
Ve bana dedin ki;
-Yavrucuğum, sen de öl…
-Bak şuraya yat, ölmüş gibi uzanıver ve sakın korkma Allah bizimle beraberdir,
-Allah Müslümanların yardımcısıdır,,,
Ve şimdi İslam’ı yaşamayan tüm insanlara yavrucuğumdan bir şiir, bir uyarı;
“Aldanırsın bir kuş gibi,
Dalarsın derin dünya hallerine,
Düşersin bir sisli ateşin içerisine,
Çıkamazsın ona göre”…
,,,,,
Kulluk kitabım Kur’an-ı kerimin sayfaları arasında gezinmeye devam ediyorum, Kıyametle ilgili ayetleri okurken titriyorum.
“Naziat” suresi sekiz ve dokuzuncu ayetler, vücudumuza fırtınalar estiriyor;
“O gün titreyecek kalpler vardır,
Gözleri zilletle bakacak,,,”
,,,,,
Bizlere düşen görev sabır ve namaz ile Allahtan yardım istemektir ve sabrediyoruz, sabrederken halimize sabır diliyoruz Hastalığın verdiği acı inletiyor, hastalık her tarafı kaplamış ve dünyamızı karartmakta;
“Yarabbi Rahmet nurunu bedenlerimize yağdır, Yarabbi, şeytandan ve şeytani düzenlerin karanlığından, bizleri koru” Ve bitmeyen umutla, Halk içinde hak için dualar etmeye devam etmeliyim, diyorum…
Seyyid Muhammed ismail – konya

AYAKLARI ÖPÜLESİ DİLENCİ KADIN

Şu an gördüğüm manzaraya uzun yıllardır hasretim, soğuk kış gününün en cazibeli yönü; gözün görebildiği yere kadar her tarafın bembeyaz olması. Ne kadar güzel bir manzara, lekeden arınmış iç-açıcı bir beyazlık. Havanın soğuk olmasına rağmen, görünen beyazlık ferahlık veriyor, Çalıştığım iş yerimin penceresinden dışarı bakarken, çocukluk günlerimi düşündüm,,, Böyle güzel bir manzaraya ve manzarayı oluşturan kar’a hasret kalmışım, Kar’ın yağışını, kar’ın süzülerek yere inişini özlemişim.
Kış mevsiminin benim için ayrı bir güzelliği ayrı bir özelliği vardı, kışın Köye her gidişimizde, Seyyid Dedemin ağaçtan yaptığı kızakla, karlarla kaplı yumru tepeden az mı kaymıştım? Arkadaşlarımla nasılda güzel ve eğlenceli yarışlar yapardık. Pencereden dışarı bakmaya devam ederken, bulunduğum caddenin eski halini düşünüyorum. Daha şunun şurasında 15-20 yıl öncesi, buralarda kimsecikler yoktu, sanki burası köy gibiydi. Gerçi köy demeye bin şahit lazımdı, Ama şimdi buraların yabancısı olduk, Yabancısıydım doğup-büyüdüğüm meramın. Çocukluk zamanımızda buralar tümseklerle doluydu, özel olarak hazırlanmış tümseklerin çevresinde üzüm bağları, çukurlarında birikmiş sular vardı. Hemen şu karşımda duran caminin olduğu yerde ve arkasında vakfın tarlası, şu kocaman binaların ve katların olduğu yerlerde ise bağlar-bahçeler ekin tarlaları vardı, bunların her biri daha dün gibi gözlerimin önünde. Bizler bu yerlerde kışın en heybetli dönemlerinde bile, defalarca kardan adamlar yapardık, havuç bulamasak bile, burnuna değnek koyardık. Şimdi çekinmesem, Çocukluk günlerimde olduğu gibi ayakkabılarıma poşetler bağlayıp, doyuncaya kadar çömelerek kaymak ve caddenin göbeğine kocaman kardan adam yapmak isterdim, Ama bunların her biri çocukluk anılarım olarak geçmişte kaldı.
Ya şimdi! Şu an ki halim! sorumluluklarım, mesuliyetim, her geçen gün ağırlaşmakta… O zamanın insanlarında ne güzel yürekler vardı, bozulmamış saf yürekleri, yıpranmamış-yıpratılmamış tertemiz yürekler, Ne lekelenmiş, Ne leke değmiş bir yürek. Herkes birbirlerinin derdini anlar, herkes birbirlerine saygılı, herkes birbirlerine sevdalı gibi sevgili, Alabildiğince istediğini sev-sevebildiğince, utanmadan-sıkılmadan, doya-doya sev-sevdiklerini, Çünkü niyetler art-niyetten uzak, tertemizdi. Kar yağışına hasret olan gözlerim hasretini gidermeye çalışırken, kar gibi bembeyaz lekesiz dostlara ihtiyaç var diyorum kendi-kendime. Yaşadığımız şu zamanımızın insanlarında, birbirlerine düşmanlıklar öylesine ki herkeste ayrı hava, galiba çoğunun içi kara…
Nefeslerin buz tutmaya başladığı bu soğuk günde, kapıdan içeri yaşlı bir dilenci kadın girdi, neredeyse abone olmuş Gültekin teyze. Tamda gelecek zamanı bulmuştu, ne güzelde çocukluk günlerimi düşlüyordum,,, Şuan hiç kimsenin dışarıya çıkmaya cesaret edemediği, bu soğuk günde onun dilenmesine şaşırmıştım. Yolu buralara düştüğü zaman, ziyaret etmeden geçmeyen Gültekin teyze, her gelişinde selam verir ve güler yüzüyle birkaç kelam eder, boş çıkmamanın verdiği mutlulukla teşekkürlerini ifade ederek yoluna devam ederdi, işte yine o teyze ve selam vererek içeri girdi, selamını aldım. Soluk-soluğa kalmış olan Gültekin teyze;
– Yavrum, hayırlı işler, dedi. Başka bir söze başlamadan;
– Bu karda kış da, senden başka dolaşan var mı? dedim-demesine, demez olaydım. Ovuşturmaya çalıştığı ellerini ısıtmaya çalışırken, beş yetime bakmak zorunda olduğunu anlattı. Kaç aylardır kendisi için alması gereken ilaçları alamadığını, soğuktan yanmış tenine rağmen, kıp-kırmızı olmuş yanaklarından kar taneleri süzüldü. İçi volkan misali yanan bir yüreğin ateşiydi damlacıkları, sorduğuma soracağıma pişman olmuştum.
– Lütfen ağlama, kusuruma bakma ağlatmak istemezdim, hakkını helal et, dedim. Ama O, hem ağladı, hem anlattı, O anlatırken elim ayağıma dolaştı ne yapacağımı? Nasıl hareket edeceğimi? Ne söyleyeceğimi? bilemedim.
– Sana bakan, yardım eden bir yakının yok mu? dediğim de;
– Ne olursun, bir kere ziyaretime gel, hiç olmazsa acı bir çayımı içersin, dedi.
Doğanlar mahallesinde olan evinin adresini verdi, sonra geldiği gibi tekrar kaybolup gitti… Bu yaşananlar bende, fikirsel ve duygusal çöküntülere sebep olmuştu. Her gelişinde gözleri gülen, davranışlarıyla bizlere mücadele azmini öğreten enerji dolu teyze gitmiş, onun yerine bambaşka bir teyze olarak karşıma dikilmişti.
Teyzenin duruşu, ellerini ovuşturması, soğuktan kararmış yüzünün hali, evine davet etmesi, birkaç gün boyunca (ziyaretine gidinceye kadar) hayatımı meşgul etti,,,,,
,,,,,,,,,,,
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara 177)
Allah’a kulluk edin ve O’na hiç bir şeyi şirk koşmayın. Anaya babaya da iyilik edin, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, elinizin altındaki (köle, cariye, işçi, hizmetçi vb.)lere de iyilik edin. Şüphesiz Allah, büyüklük taslayıp, böbürlenen hiç bir kimseyi sevmez. (Nisa 36)
Seyyid Muhammed İsmail – Konya

ÇAM YARMASI İHTİYAR ADAM

Yaşadığım şehrin sokaklarında soğuk kış gününe rağmen dolaşmaktayım, üşüyen ellerimi bir nebze ısıtmak için pantolonumun ceplerine yerleştirdim. Issız sokak dan kalabalık bir caddeye çıkıyorum, Haciveyiszade caminin önünde dalgın-dalgın yürürken, yüzüme doğru, bir paket kağıt mendil uzatan oldu;
– Alır mısın? dedi.
Sesin geldiği tarafa baktım, uzunca beyaz sakallı, iri yapılı, yaşlımı-yaşlı bir adam, birkaç saniye baştan aşağıya bu ihtiyarı süzdükten sonra ‘’ihtiyacım yok’’ diyerek yoluma devam ettim. MaşaAllah adam sanki çam yarması gibiydi, kendimi iri yapılı zannederdim, onun yanında fidan gibi kaldım,,, Yürümeye devam ediyorum, sonra döndüm baktım, Bu ihtiyar önüne gelen herkese mendillerini satmaya çabalıyordu. Birkaç kez, bu iri yapılı çam yarması yaşlı adama bakarken, çevremde ki insanların bana baktığını fark ettiğimde, yüzümü yere çevirerek yürümeye devam ettim, dondurucu soğukta yüzüm buz gibiydi. Yaşlı ihtiyar, zihnimin en derin köşelerinde beni meşgul etmeye başladı, Onlarca kalabalığın arasında yalnız başınaymışım gibi, ellerim cebimde Alaeddin tepesi istikametine doğru adımlarken;
– Ah İsmail ah, niye o ihtiyarla tanışmadın diye, düşüncelerime işkence çektiriyorum. İçim içimi kemiriyor, Niye konuşmadın? Niye tanışmadın? Niye halini hatırını sormadın? diye arka arkaya sorduğum sorulara, verecek cevap bulamayan duyu organlarım, sonunda pes etti. Alaeddin tepesinin yanından, Şerafettin camisinin oraya kadar yürümeye devam ederken bu ihtiyarı düşündüm. Son yılların en dondurucu soğuğun da bile, bir paket mendil satabilmek için ayakta duran ihtiyar adam, Nasılda oradan oraya koşuşturuyordu. Genci yaşlısı, çoluk çocuğu demeden, önüne gelen herkese, bir paket mendil satmak için uğraşıyordu. Aklımın düşünemeyen kıvrımları isyanıma teslim olmuş, yapmam gereken en doğru mesajı vermeye başlamıştı.
Duygu dünyam, her ne kadar O ihtiyarla meşgul olsa da, bedenim, arkadaşımın yanına gelmişti, kaç günlerdir görüşemediğim, seyyar ticaretle meşgul olan Mahmud’la hasret giderdim. Seyyar ticaret ile meşgul olan diğer arkadaşlar, guruplar halinde tezgahlarının başında soğuktan titreşirlerken,,, Birkaç arkadaşla beraberiz, özellikle Mahmud bizi neşelendirmeye çalışıyor. O an için, Ne gülecek halim, Nede espriler yapacak neşem vardı.
Arkadaşımın ikramı olan iki bardak çayı arka arkaya yudumlarken, ısınması gereken içim ve sıcak çay bardağını tutan ellerim, üşümüş bedenimi ısıtmaya yetmiyor. Arkadaşın yanında fazla duramadım, bu tarafa gelmişken birkaç tane yeni çıkan kitaplardan almak için kitapçıları gezdim ve tekrar, o çam yarması gibi duran ihtiyar adama doğru niyetlenerek geri döndüm. Gelirken geçmek bilmeyen zamanım, dönüşüme ayak uyduramamış ve koşarcasına attığım adımların neticesinde, o ihtiyar adama yaklaşmıştım, bütün dikkatimi onun hareketlerine verdim, gözlerimi ondan ayırmıyorum. Dondurucu soğuğa aldırış etmeden her adımda ona yaklaşırken buruk bir sevinç yaşıyorum. O ihtiyar ise, elindeki bir paket mendili satmaya çalışıyor, dakikalarca satmak için uğraştığı mendili, Değil satmak, dönüp bakan bile olmuyordu. Kendimi ona fark ettirmeden iyice çaprazından yaklaştım ve birden bire karşısında duruverdim, biraz tereddüt, birazda korkuyla mendil paketini uzatarak;
– Almaz mısın? dedi.
Hiçbir şeye aldırış etmeden, yüzüne kat-kat sardığı atkıdan dolayı, sadece gözleri ve birazda sakalının aşağısı görünen ihtiyara, biraz görmek istercesine müdahale ettim. Yabancı bir insanın beklenmeyen bu müdahalesinden korkmuş bir ses tonuyla;
– Mendil almaz mısın? dedi.
– Alırım tabi ki, ama önce tanışalım, dedim. Yaşlı adam kekeleyerek;
– Tabi-tabi, dedi.
– İsmim İsmail.
– Demek ki adaşmışız benimki de İsmail.
– Nerelisin? dedim.
– Doğuluyum, doğudan geldim buralara.
– Bende Konyalıyım,,, hem fark etmez ikimizde Allah’ın kuluyuz değil mi? Senin hiç kimsen yok mu? Seninle ilgilenecek sana bakacak birileri, çoluk çocuğun, akrabaların yok mu? dedim.
Sıcak ilginin verdiği güvenle, tedirgin tavırlardan uzak, rahatlamış bir hal üzere başından geçenleri anlatmaya başladı. Tokalaştığımız ilk andan itibaren sıkı sıkıya tuttuğu elimi hiç bırakmamış, yaşadığı sıkıntıları anlatmaya devam ediyordu. Anlattığı her acının sonunda farkına varmadan elimi daha çok sıkmaya başladı. Sanki bir şeyler söylemek istedi, ama bir türlü diyemedi, Anlattıkça ses tonu ara sıra değişiyor. Haydi çekinme, ağlamak istersen ağla diyecek olsam, Bu yaşlı adam, bu çam yarması insan, nerede ise çarşının göbeğinde ağlayacaktı. Sormamak için kendimi zor tuttum ve yutkundum, bir an nutkum tutuldu. Yakın zamanda, yılların destekçisi biricik eşini kaybetmiş,,, Evine ekmek götürebilmek için mendil satmak zorundaymış, üzerindeki paltosunu sütçü Mücahid vermiş, sonradan duydum ki, O paltoyu da Mevlüd ayarlamış, bir bayan öğretmen bazen kendisine erzak alıyormuş, onunda tayini çıkıp başka şehre gidince, şimdi daha fazla ihtiyaç sahibi olmuş…
O ihtiyar anlattıkça, İslam’ı yaşama gayretinde olan acizane bende, yerin dibine batıyordum, o anlattıkça halimden utandım. Rasulullah (s)’ın yolunda olmaya çalışan biri olarak, bu duruma nasıl duyarsız kalabilirdim, duygu dünyamı batıran duyarsızlığım, son çırpınışlarını yaşarken, daha fazla çalışamamaktan utandım. Bu ihtiyar adam çam yarması ihtiyar, yaşadıklarını ayaküstü kısaca anlatırken, sımsıkı tuttuğu elimi bırakmamış ve elimden daha çok sıkışan yüreğim, bu manzaraya fazla dayanamamıştı. O ihtiyar adam la birlikte ağlamamak için kendimi zor tutuyorum, Bunca kalabalığın içinde ağlanır mıydı? Ağlanır mıydı be? Ağlanır mıydı İsmail? dedim içimden.
Bu yaşlı adamı dinlerken gözlerimi zor tutuyorum, onun gözlerinden gözlerimi kaçırarak, Karşımda duran Hacıveyiszade caminin görkemli duran yüksek sütunlarına, kubbelerine ve minarelerine bakıyorum, Kim bilir ne paralar döktüler? Kim bilir süslemelerine ne paralar harcadılar? Şimdi övünmek isteyen övünebilirdi. Kim bilir Haciveyiszade hoca şimdi yaşıyor olsaydı! Bu ihtiyarın halini duysaydı-görseydi, her zaman olduğu gibi maaşın tamamını ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Camiden çıkmaya başlayan cami cemaati bu ihtiyar adamı tanır mıydı, halini bilir miydi? Ve caminin bitişiğinde müftülük binasında duranlar, sıcacık koltuklarına oturanlar, belki de fakirlere yardım etmenin hutbesini hazırlıyorlardı.
Rasulullah (s)’ın hayatı, mücadelesi aklıma geldi, Onun yaşantısı, onun evi, onun giyimi, onun mescidi ve sadece onu, yine onu düşündüm ve kendi halimi düşündüm, Cami cemaatini ve müftülük binasını düşündüm… Bizler yaşadığımız bu yerde hepimiz Onu örnek aldığımızı söylüyoruz, şu halimiz-şu yaşantımız,,, Hacıveyiszade caminin önünde, kaldırım kenarında hayat mücadelesi veren, sadece bir ekmek için bir paket mendil satmaya çalışan çam yarması ihtiyar adam. Çevremizde koşuşturan onlarca insan, yollarına devam eden onlarca kimse ve karşımda yaşlımı-yaşlı bir Müslüman. Bütün bunlar arasında Kar fırtınasına direnen bahardan kalma, bir çiçek gibi duran ihtiyar adam. İhtiyarın anlattıkları ve gördüklerim karşısında bu manzaraya tahammül edecek gücüm kalmadı, beni tetikleyen duyu organlarımın hepsi iflas etmişti. İflasın habercisi olan gözlerim, son hallerini son çırpınışlarını yaşıyorken, çam yarması ihtiyara;
– Benden bir istediğin var mı? dedim.
– Allah rızası için birkaç torba yakacak lazım, kaç günlerdir evim ısınmıyor, dedi-demesine içim yandı, içim cız etti. Kendimden geçtim ve hızlı adımlarla oradan ayrılırken geri dönerek;
– Adresini ver, dedim. Adresini ver,,,
– Ben buradayım, dedi. Ben buradayım,,,
Sırtımı döndüm yoluma devam ederken, O hala arkamdan bağırıyordu;
– İsmail gardaş, ben buradayım, ben buradayım. Ne zaman istersen beni burada bulursun, ne zaman istersen,,,
O ihtiyar adamın sözleri iç alemimde yankılanmaya devam ederken, benimde dayanacak gücüm kalmamış, duyu organlarım da ki son kale olan gözlerim iflas bayrağını çekmişti, hem ağlıyor, hem de yoluma devam ediyordum,,,,,
Seyyid Muhammed İsmail – Konya

HAYALLERİMİN BAŞKENTİ

Fırsatını bulduğum bir sabah, Akyokuş’daki kamelyaların birinde çayımı yudumlarken, güneşin doğuşunu ve Konya’yı izliyorum. Tefekkürlerimle beraber, hayallerimi süsledikçe, düşüncelerim süslenmekte ve içimden dışıma doğru kurgularım dilime yankılanıyor, Hakim olamadığım duygularımı satır-satır kalemimle ifade etmekteyim.
Parlaklığına dayanamadığım güneş, Konya’nın her tarafını aydınlatırken, sabahın sessizliği ve serinliği tefekkürümü ve hayal dünyamı artırıyor. Bazen tefekkürümle hayallerim, kendi aralarında bir iç savaş yaşasalar da, en imkansız anlarda bile onlara yaşattığım barış harekatı, ikisine de egemen oluyor. İslam dini; ömrümüzün her döneminde mutlak yaşanması gerekirken, ihtiyarların yaşadığı bir din olarak algılanmaya devam ediyor olması, vahim bir durum değil mi? Gençler gençliklerini İslam’dan uzak bir yaşam tarzıyla tüketirken, Kur’an da zikri geçen Rasuller aklıma geliyor, Kimileri çocuk yaşta eğitim ve öğretime tabi tutulup Rasul olacakları ilan edilirken, Kimilerine çok genç yaşda Rasul olduklarının müjdesi veriliyor, Kimilerine de en olgun dönemlerinde sorumlulukları yükleniyor. Kur’an-ı kerim genç Rasullerin örnekleriyle dolu olduğu halde, Nasıl oluyor da? Kul olabilmenin önemini ihtiyarlığa hapsettik, Neden Allah’ın elçilerini yaşlılar olarak tasavvur ettik? Halbuki övülesi Rasuller den öyleleri var ki;
,,,Hz Davud (a) Çok genç yaşına rağmen savaştaki cesareti kıssa olarak haber verilmez mi? Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet verdi mi?.
,,,Hz Nuh (a) Ömrüne hayran olduğumuz bir mücadele içinde, uzun yıllar insanlara tebliğin her şekliyle ulaşmaya, anlatmaya çalışmadı mı?
,,,Hz İbrahim (a) gencecik yaşında Rasul seçilmedi mi? Yaşadığı toplumu ve putperest babasını daima tevhide davet etmedi mi? Cesaretli bir şekilde toplumun karşısına çıkıp, yüklendiği sorumluluğu sabırla dolu bir mücadeleyle devam ettirmişti.
,,,Hz İsmail (a) çocuk denilebilecek bir yaşta, taktire şayan teslimiyetiyle kendini Allah’a adayan ve kurban olmaktan hiçbir zaman korku duymayan ve endişe taşımayan, genç bir çocuk değil miydi?
,,,Hz Yusuf (a) küçücük yaşına rağmen, gördüğü bir rüya ile kendisine sorumluğun mesajı verilip, büyük imtihanlardan geçmedi mi? Çocukken kardeşleri tarafından kuyuya atılıp, onu kuyudan kurtaranlar köle olarak satmadı mı? Hayatının en güzel baharında, suçsuz yere yıllarca zindanda kalmadı mı? Yusuf (a) bütün bunlara rağmen tevekkülünü hiç bırakmadı. Allah için sabretti, Allah’a sığındı, Allah’a teslim oldu, Allah’da onu yüceltti. Onun dürüstlüğü karşısında ona kötülük edenleri mağlup etti. Koca bir sure, baştan sona Yusuf (a)’un hayatı anlatılır değil mi?
,,,Hz İsa (a) mini-minnacık bebek yaşında iken, Allah’ın kulu ve Rasulu olacağı, Allah tarafından aleme ilan edilmedi mi? Bir mucize eseri olarak, kundak da bebekken konuşturulup, insanları hakka davet etmesi, Bebekken yaşanan bu olay, gençlik dönemlerinde devam etmedi mi?
,,,Hz Yahya (a) doğmadan önce Zekeriya (a) müjdelendi, Alemlerin Rabbı ona ‘’Yahya’’ ismini verdi. Daha doğmadan onun Rasul olacağı ilan edildi, Çocukken, gençken bu sorumlulukları yüklendi.
,,,Hz Musa (a) genç yaşına rağmen Firavunun zalimliğine karşı meydan okumadı mı? Hayatının en verimli çağlarında bile toplumu Allah’a davet etti, En zor şartlarda Allah’a olan sadakatini terk etmedi.
,,,Hz Harun (a) elçilik görevini Musa (a) ile birlikte yapmadı mı? Onlar genç yaşta birlik beraberlik içinde, hak davanın sembollerinden olup, hak yolda mücadele vermediler mi? Zalim karşısında taviz vermeden tebliğden vazgeçmedi.
(Kur’an-ı kerimde genç Rasullerin dışında, başka örneklerde anlatılır;)
,,, Lokman (a), Biricik oğluna şirkin büyük bir zulüm olduğunu, hatırlatmıyor mu? Küçük yaşta evladının hakkı tanımasını öğretmiyor mu?.
,,,Ashabı Kehf’in gençler olduğu bizlere bildirilmiyor mu? O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla, diye dua etmediler mi?
,,,Hz Meryem için ne demeli? Gençliğin baharındayken çok büyük imtihanlardan geçmedi mi?
,,, Talut da bunlardan biri olarak Kur’anda anlatılmaz mı? Allah onu bilgide ve cisimde üstün kıldı. İlmiyle idari işlerde başarılı oldu, bedenen göz doldurmasıyla da kalpler üzerinde daha iyi bir otorite, düşmana karşı koymada ve savaşın zorluklarında daha cesaretliydi.
Görüyorsunuz değil mi? Kur’an-ı kerim genç Rasullerin ve Gencecik Müslümanların güzel örnekleriyle doludur,
,,,Kırk yaş desem, bizde hangi çağrışımları uyandırır, Kırk yaş; gençlerin sınıfına girmese bile, çok da yaşlı bir ömür sayılmaz. Liderimiz, önderimiz, örneğimiz olan Hz Muhammed (s) kırk yaşında Rasul seçildiğine göre, yaşlıda sayılmaz değil mi? İnsanın ömrünü beş dönem diye ayırsak; Sabah vaktine bebeklik dönemi desek, öğle vaktine çocukluk dönemi desek, ikindi vaktini de Alemlere rahmet olarak gönderilmiş Peygamberimin yaşını uygun görsek, Akşam vakti olgunluk dönemi desek, Yatsı vaktini yaşlılık dönemi ile ifade etsek, anlatmak istediklerim anlaşılır mı? Samimi yürekler, benim ne demek istediğimi anlar mı?
Yani biricik önderim olan Rasulullah (s)’ı ikindi vakti ile özleştirsem, O da genç bir Rasul’du diyebilir miyim?
Tabi ki genç demeliyiz, Çünkü; Genç olmasaydı Cebeli nur dağına çıkıp inmesi mümkün olur muydu? İslam’ı davet için kabilelerin çadırlarını tek-tek dolaşabilir miydi? Gece-gündüz Mekke toplumuna hakkı anlatabilir miydi? Hicret ederken sarp kayalıklarla kaplı Sevr dağına çıkamazdı değil mi? Çöl sıcağında Mekke’den Medine’ye hicret edemezdi. İşte bütün bunları düşündükçe, bu kadar büyük bir enerjiye sahip olan birisinin, gerçekten yaşlı olduğu düşünülemez.
Hayatına hayran olduğum liderim, önderim, örneğim olan Rasulullah (s) benim gözümde daima genç ti ve genç olarak kalmaya devam edecek,,,,,
Konya’nın batı tarafında kalan tepelerin ve dağlıkların başladığı yer olan Akyokuş’tan Konya’yı izlemeye devam ederken, tefekkürümdeki samimiyetin verdiği rahatlıkla, hayallerimi renklendirmeye devam ediyorum. En güzel renklerle kurduğum hayallerimin içinde, en çok parlaklığı veren düşüncelerimin derinliklerinde, Rasulullah (s)’ın Konya’ya hicret edişini, Konya’ya gelişini haya ederek hayallerime davet ediyorum… İçimde korku ve endişe, dışım iki büklüm bir halde, yaşadığımız hayattan utanarak; Buyur Ya Rasulullah (s) diyorum.
Rasulullah (s)’ı hayallerime buyur ettim; Lakin şimdi şehrin hangi caddelerinde ve mahallerinde gezdirmek isteyebilirim ki, Buyur Ya Rasulullah, işte bu insanlar ahir zamanda yaşayan ümmetindir, diye bilir miyim. Bu halimle çıkmaz bir sokaktayım sanki, Rasulullah (s)’ı Konya’nın sokaklarında gezdirebilecek miyim. Ey ümmeti Muhammed, Allah rızası için bu zavallı kula yardım edin, Rasulullah (s)’ı gezdirebileceğim yerleri söyleyin,,, Mekke’nin yetimi, Konya’nın kimsesizi olmasın, Ey peygamber sevdalısı olan kardeşlerim; İsteyenler benim hayalime duygularıyla eşlik etsin, isteyen istediği gibi hayallerine renk versin,,, Var mı Rasulullah (s)’ı evinde misafir edecek? Var mı ev halini Rasulullah (s)’a gösterebilecek? Utanmadan, sıkılmadan buyur Ya Rasulullah diyebilecek, Yoksa; Rasulullah (s)’ı evimize davet etmeye yüreklerimiz yetiyor mu? Yaşadığımız şehirden sorumlu olduğumuz için, sorumsuz hayatımızdan utanarak beraberce yürüyemeye cesaret edebilir miyiz?
,,,,,Bir hayalimden başka bir hayalime korkarak hicret ediyorum;
Konya’nın en kalabalık yerlerinden birinde veya büyük bir mescid de veya Alaaddin tepesinin bir kenar yerinde, Konya’lılara Konya’lı gençlere tarihi ‘’Veda Hutbesiyle’’ seslendiğini düşünüyorum. İşte benim hayalimdeki liderim, önderim, örneğim olan Rasulullah (s), ‘’Veda Hutbesiyle’’ bu günahkar İsmail’in hayalini süslediyse, hayallerimin başkenti olan hayalimde Rasulullah (s) şimdi ‘’Konya Hutbesi’’ vermekte;
(şimdi bu yazının vesilesi ile; okuyun-okutun, dinleyin-dinletin)
‘’Ey Konya’lılar beni dinleyin, anlatacaklarıma dikkat edin’’ diye, hayalimdeki seslenişine bile Heyecandan ayaklarım ve ellerim titriyor, bayılmamak için bir ağacın yanına çömeliyorum. Şimdi; düşüncelerim ve hayallerim birbirleriyle sarmaş-dolaş bir halde tefekkürümü destekliyor. Bütün dikkatimi, Rasulullah (s)’ın hutbesine veriyorum. Rasulullah (s)’ın ‘’ Hutbesi’’ devam etmekte;
Allah’a hamd ederiz ondan yardım dileriz, ondan tevbemizin kabulünü isteriz, Nefislerimizin fenalıklarından, kötü işlerimizden ona sığınırız. Allah kimi doğru yola ulaştırırsa onu şaşırtacak yoktur, Kimide saptırırsa doğru yola ulaştıracak yoktur, Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur.
Ey Konya’lı gençler, sizlere Allah’tan korkmayı tavsiye ederim ve sizi Allah’a itaate teşvik ederim,
Ey Konya’lı gençler sözümü iyi dinleyin, belki sizinle bir daha burada buluşamaya biliriz.
Bu hangi gündür? Bu ay hangi aydır? Ve bu şehir hangi şehirdir?
Rabbinize kavuşacaksınız ve size amelleriniz sorulacak, sakın benden sonra birbirlerinin boynunu vuran kafirler gibi olmayın, Dikkat ediniz! burada bulunanlar, bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın. Umulur ki sözlerimi işitenler, sözlerimi götürenlerden daha iyi kavrayıp anlayabilirler. Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin, şüphesiz faizin her çeşidi yasaklanmıştır.
Ey Konya’lı gençler, zulmetmeyin, zulmetmeyin, zulmetmeyin,
Ey Konya’lılar, hanımlara karşı hayırlı olun, çünkü onlar size verilmiş bir emanettir. Onlara iyi davranmaktan başka hakkınız yoktur, iyi biliniz ki hanımlarınız üzerinde hakkınız var, hanımlarınızın da sizin üzerinde hakkı var.
Ey Konya’lılar sözümü iyi dinleyiniz ve öğreniniz, Müslüman müslüman’ın kardeşidir, bir müslüman’ın malı diğerine helal değildir, fakat malını gönül hoşnutluğu ile vermişse o başkadır. Suçlu kendi suçundan başkasıyla suçlanmaz, iyi bilin ki Müslüman müslümanın kardeşidir. Dikkat edin! tebliğ ettim mi?
Allah yanında en kıymetli olanınız, ondan en çok korkanınızdır, şüphesiz Allah bilen ve her şeyden haberdar olandır, Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?
Şahit ol Ya Rabb, Şahit ol Ya Rabb, Şahit ol Ya Rabb,
Ey Konya’lılar yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
Orada bulunan herkes meydanı inletircesine, şöyle dediler;
Allah’ın elçisi görevini hakkıyla yerine getirdi, bize vasiyet ve nasihat ta bulundu. Bunun üzerine Rasulullah (s) şehadet parmağını kaldırdı.
Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab,
,,,,,,,
Rasulullah (s)’ın sözleri hayallerimin en yüksek derecesinde yankılanırken, kalbimin derinliklerinde fırtınalar kopuyor, Hayalimin etkisinden tefekkürlerime geçiş yaparken, bende şahit oldum, şahit oldum, şahit oldum, diye sesleniyorum.
Ve güneş gökyüzüne yükselmeye devam ediyor, parlaklığıyla gözlerimi kamaştıran güneşe bakmak istesem de bakamıyorum, Güneşten çok daha fazla parlak olan ve hayatımı aydınlatan Rasulullah (s)’a hayallerimde bile bakamazken, gözümdeki damlaların yanaklarımdan sakalıma süzüldüklerini hissederek, Akyokuşdaki kamelyanın birinde, yaşlı gözlerle Konya’yı izlemeye devam ediyorum…
Seyyid Muhammed İsmail – Konya

CENNETE GÖTÜREN, İKİ ‘’İ’’ FORMÜLÜ

Arapça derslerine katıldığım Yaşar hocanın ziyaretindeyim, Yaşantımın yoğunluğunu bilen Yaşar hoca ile her karşılaştığımızda beni uyarıyor. Vaaz ve nasihatlere, oturum ve seminerlere ara vermemi, koşuşturmalarımı bırakmamı istemesinin sebebi, ilimle daha çok meşgul olmamı söylüyor.
Yaşar hoca uyarıyla dolu söylemlerinde haklıydı, bende her defasında bildiklerimizi, öğrendiklerimizi çevremizle, toplumla paylaşıyor olmakla doğru yaptığımı, kendisine söylüyorum? Yaşar hocanın söylediği doğruydu, benimde söylediğim doğru olduğuna göre, İkimizi de haklı çıkaracak ciddi bir çalışma içerisine girmiştim, Belki bu konuda bir orta yolu bulmak adına, hocanın da bilgisi olması açısından, başka neler yaptığımı soran Yaşar hocaya;
– Hocam iki ‘’i’’ formülü üzerinde çalışmalar yapıyorum, dedim ve devamında, -‘’Bu formülü uygulayanların Müslüman olacağını ve bu iki ‘’i’’ formülün insanları cennete götüreceğini söylediğimde, Yaşar hoca tebessüm ederek;
– İki ‘’i’’ formülü de neymiş, dedi.
– Hocam cennete götüren iki ‘’i’’ formülü herkesin bildiği, ancak uygulamalarını terk ettiği bir formül, dedim.
Yaşar hoca, daha çok meraklı bakışlarla;
– İsmaiiilll hadi söyle, dedi.
– Hocam iki ‘’i’’ formülü, ‘’ilim’’ ve ‘’ibadet’’…
Bu cevap karşısında tebessümler eden Yaşar hoca, ‘’ilim’’ ve ‘’ibadet’’ hakkında güzel bilgiler verdikten sonra;
– İsmail beni hem memnun ettin, hem de şaşırttın, Ancak unuttuğun bir ‘’i’’ daha var, dedi.
Konuşmalarımla önemli konular hakkında dikkatini çektiğim Yaşar hoca’da benim dikkatimi çekmiş ve şaşırtmıştı.
– Bu ‘’i’’ nedir hocam, dedim.
– ‘’İhlas’’, dedi.
İlim ve ibadetin yanında mutlaka ihlasın olması gerektiğine dair vurgular yaptı,,,
– ‘’İlim’’ ve ‘’ibadet’’de ihlas olmazsa-olmaz, dedi.
– Desenize İsmail’in iki ‘’i’’ formülü, şimdi üç ‘’i’’ oldu, dedim.
Yaşar hoca ile beraber, o an ki konumuz, ‘’ilim’’ ‘’ibadet’’ ve ‘’ihlas’’ üzerine oldu. Ve kendisine;
– Kur’an-ı defalarca, yaşım kadar (ömrüm boyunca) okuyup yaşamam gerektiğini, Hadis külliyatların hepsini ikinci kez okuyup bitirme çapasında olduğumu söyledim, yani hocam söylediklerini inan dikkate alıyorum, dedim…
Yaşar hocamın yanından ayrıldıktan sonra, uzun zamandır görmediğim Afganistanlı Fatih hocamın ziyaretine geçtim. Fatih hocamın Arapça derslerine katılsam da yaşadığım ezberleme sorunlarından dolayı bırakmak zorunda kalmıştım, Çünkü yaşı kırkı geçmiş bir insanın o kadar yoğun temponun arasında, ne kadar ezber verebilirdi ki,,, Fatih hocam ve yanında birkaç kişi ile muhabbet ediyoruz derken, kendilerine Yaşar hoca ile yaşadığım iki ‘’i’’ formülünü anlattım. Dedim ki;
– Yani hocam bizim iki ‘’i’’ formülü, Üç ‘’i’’ oldu diye söyleyince;
Fatih hoca tebessümler ederek, İsmail yalnız bir ‘’i’’ daha var, dedi.
– Yapmayın hocam,
– Ama İsmail bu ‘’i’’ olmazsa diğerleri de olmaz ‘’ilim’’ ve ‘’ibadet’’i destekleyen, besleyen diğer ‘’i’’ de ‘’itaat’’, dedi.
– Allahu Ekber! deyivermişim, Desenize hocam İsmail’in iki ‘’i’’ formülü şimdi dört ‘’i’’ oldu.
Fatih hocam ve yanındaki misafirlerle beraber, o an ki konumuz, ‘’ilim’’ ‘’ibadet’’ ‘’ihlas’’ ve ‘’itaat’’ üzerine oldu, Fatih hocam bizlere doyurucu bilgiler ve örnekler verdi.
Birkaç gün sonra;
Mısırda uzun yıllar ilim üzerine eğitim almış Abdurrahman hoca ile karşılaştım, görüşemediğimiz günlerin acısını çıkarırcasına konuların içerisinde kaybolduk, Farklı bakış açılarıyla dinlemeye değer Abdurrahman hoca ile konuşurken, söz döndü-dolaştı Yaşar ve Fatih hoca ile başımdan geçen iki ‘’i’’ formülü muhabbetini anlatıyorum. Abdurrahman hoca azı dişleri görününceye kadar gülüyor, bende onunla beraber başımdan geçen olayları anlattıkça gülüyorum. Abdurrahman hoca bir taraftan gülerek, diğer taraftan;
-Üstadım yalnız bir ‘’i’’ daha var, dedi.
Hiç beklemediğim bu durum karşısında ben gülmeyi bıraktım, Abdurrahman hoca ise gülmeye devam ediyor, O anda yüzümün kızarmaya başladığını hissettim;
– SubhanAllah, Estağfirullah diyorum, merakla;
– Peki hocam, bu ‘’i’’nedir, dedim.
– ‘’İsar’’, dedi.
– ‘’İsar’’ mı?.
– Evet ‘’isar’’
Ve ‘’isar’’ hakkında bilgiler vermeye başladı, ‘’ilim’’ ‘’ibadet’’ ‘’ihlas’’ ve ‘’itaat’’e ‘’isar’’da eklenmiş oldu, iyi ki de eklendi.
-Desenize İsmail’in iki ‘’i’’ formülü, şimdi de beş ‘’i’’ oldu, dedim.
Abdurrahman hoca ile gündemimiz, ‘’ilim’’ ‘’ibadet’’ ‘’ihlas’’ ‘’itaat’’ve ‘’isar’’ üzerine gelişti, Sonra bu iki ‘’i’’ formülü meselesini kendi hayatımda uygulamaya devam ederken, hiçbir hocaya anlatmamayı düşündüm, Çünkü Konya’da tanıdığım-sevdiğim yüz civarında hoca varsa, Yüz tane ‘’i’’ çıkmasından çekindim (desem, halimi anlar mısınız?)
Üç hocayla yaşadığım bu olay, başka hocalarla yaşayacağımın habercisiydi, Neticede uzun bir zaman, iki ‘’i’’ formülü hakkında hiçbir hoca ile konuşmadım, konuşmayı düşünmedim.
Aylar sonra;
Doğuda görev yapan Arap asıllı Cahid hocam ziyaretime geldi, öğrencilik yılları Konya’da geçtiği için, geçmişten gelen güzel bir dostluğumuz var. Kendimizi kaybedercesine uzun bir sohbete daldık, yaptıklarımız-yapmayı düşündüklerimizi, ümmetin sorunlarının çözüm yollarını paylaştık, Bir ara Yaşar hoca, Fatih hoca ve Abdurrahman hoca ile; iki ‘’i’’ formülü hakkında yaşadıklarımı anlattım… Tahmin edeceğiniz gibi Cahid hocamda gülmeye başladı… Kendisine;
– Cahid hocam, bu gülüşünün altında bana, sakın bir ‘’i’’ var deme, diye söylendim. Cahid hoca;
– İnan bir ‘’i’’ daha var, bu ‘’i’’ olmazsa olmaz deyince, Merakla;
– Peki, bu ‘’i’’ nedir hocam? dedim.
– ‘’İhsan’’, dedi.
– Allah’u Ekber – Allah’u Ekber,,,, Desene İsmail’in iki ‘’i’’ formülü, Altı ‘’i’’ oldu, dedim.
Cahid hoca ‘’ilim’’ ‘’ibadet’’ ‘’ihlas’’ ‘’itaat’’ ‘’isar’’ ve ‘’ihsan’’ hakkında önemli bilgiler verdi.
Bir Müslüman olarak Yaşar Hocama ‘’ilim’’ ve ‘’ ibadet’’ ile ilgili çalışmaları mı, iki ‘’i’’ formülü ile özetlemek istemiştim. Ancak; Yaşar hocanın, Fatih hocanın, Abdurrahman hocanın ve Cahid hocanın iki ‘’i’’ formülüne yaptıkları katkılardan her biri ‘’ilim’’ ve ‘’ibadetin’’ tamamlayıcısı ve tanımlayıcıları olmuştu. Şimdi düşünüyorum da her hocanın ayrı-ayrı özetlediği ‘’i’’ formülümüz Ümmeti Muhammed için ne kadar önemliydi.
İnsanları cennete götürecek tek gerçek; ‘’İSLAM’’ ve ‘’İMAN’’dan ibaret olan iki ‘’i’’ formülü değil mi? Şimdi ‘’İSLAM’’ ve ‘’İMAN’’ çerçevesinde, şu güzelliğe, şu ahenge bakar mısınız?;
‘’İLİM’’ olmazsa, ‘’İBADET’’ olmaz?
‘’İHLAS’’ olmazsa, ‘’İTAAT’’ olmaz?
‘’İSAR’’ olmazsa, ‘’İHSAN’’ olmaz,
Bunlar olmazsa, ‘’İSLAM’’ ve ‘’İMAN’’ kabul olunmaz,,,
Seyyid Muhammed İsmail,;;;;;,Konya

7 AYET, 7 SENE ANLATILABİLİR (Mİ?)

Haftalık devam eden sohbetlerimin birindeyim, Kur’an da ki surelerin ve ayetlerin çok büyük anlamlar taşıdığını söyledikten sonra, ilimde derinleşmiş insanlar bir ayeti saatlerce, günlerce, aylarca tefsir edebileceğini muhatap olduğum gençlere anlatmaya çalışıyorum. Sohbete yeni katılanlardan bir genç, bu olamaz dedi.
– Neden olmasın ki? diye cevap verdim.
– Hocam, bir ayetin günlerce anlatılması imkansız, aklım almıyor, dedi… Ona;
– Bak arkadaşım, bir insan koca bir okyanusu bir damladan ibaret düşünürse, koca bir çölü bir kum tanesinden ibaret sayarsa, böyle bir bakış açısıyla bakarsak, arkada bulunan devasa büyüklüğü göremeyiz ve İçinde barındırdıklarını keşfedemeyiz. Ancak; Bir damlanın okyanusun en küçük bir parçası olduğunun bilincinde olursak, Bir kum tanesinin çölün en küçük bir danesi olduğunun farkında olursak, işte o zaman ilmin ne kadar büyük olduğunu anlarız, dedim… Genç arkadaş;
– Tamam da, bir ayetin birkaç saat anlatıldığını burada şahit oluyorum -Allah razı olsun- Burada kabullenemediğim konu, bir ayetin günlerce anlatılacak olmasını söylemeniz, biraz abartı olmuyor mu? Mesela ‘’besmele’’ gayet açık, ‘’hamdele’’gayet açık değil mi? Belki bazı örneklemelerle bir-kaç saatlik anlatım olabiliyor, Ancak günlerce anlatılmasını, Ne duydum? Ne gördüm? Nede okudum? dedi… Kendisine;
– Fatiha suresi kaç ayet? dedim.
– Yedi ayetten oluşuyor, dedi… Ona;
– Gel seninle bir anlaşma yapalım, İnşaAllah (Allah’ın izni ile) Fatiha suresini sana Yedi sene hiç zorlanmadan anlatacak olursam, sende beni dinler misin?
– Hocam Yedi senenin adı var, her zaman fırsatım olmasa da, mutlaka seni takip ederim, dedi.
Allah’ın izni ile Yedi ayeti, Yedi sene anlatabileceğimi söylediğim genç arkadaş, Yedi sene dinlemekten aciz kalıyordu, sonra bunu halka açık olan bir sohbette anlatmaya karar verdim. O gence sohbetlerimin olduğu yeri ve zamanını söyledim, bu söylediğim yer ,,,,, radyo sohbetiydi, iki saat süren sohbet de bir ayet-bir hadis ve Konya’da yaşadığım ibretlik hikayeleri anlatıyordum. Genç arkadaşla akitleşme neticesinde programın formatını Yedi senede Yedi ayeti anlatmak için değiştirdim. Fatiha suresine giriş yaparken öncesinde ‘’istiaze yi’’ (euzubillahi mineşşeytanirracimi) Kovulmuş şeytandan Allah’a nasıl sığınılması gerektiğini? Aldanmaya meyilli insanın nasıl korunması gerektiğini? Aldatan şeytanın hilelerini,,,,, Yani bir Müslüman’ın ‘’Euzu’’ demesiyle, Allah’ın emirleri ve nehiyleri doğrultusunda izin istediğini, bu ifadenin Allah’a müracaat olduğunu ve bu sığınmanın mecburiyetten değil de, samimi-severek ve isteyerek bir sığınma olduğunu anlatırken üç bölüm-üç konu halinde açıklamaya çalıştım, birinci olarak kimden sığınılacak (şeytandan), ikinci olarak kim sığınacak (insan), üçüncü olarak kime sığınılacak (Allah’a) olunca, bu konuları içeren ayet ve hadisleri bir sene boyunca açıklamış bulundum. Şeytanın şeytanlıklarını, amacını, İnsanın yapısını ve beşer özelliklerini, Allahın gücünü, kuvvetini tanıtmaya çalıştım. (Sonra, sohbeti dinleyenleri sorgulamaya yönlendirmek için; Günümüzün insanları, kimden kime sığınmakta, yaşantılarını kim ayarlamakta, kimden korkup kimden yardım istemekte, Bugünün Toplumu söylemleriyle, amelleriyle en çok kime sığınıyorsa, yine onun adını daha çok zikrediyor ve onun adıyla başlıyor olması, hamdını da kime yaptığını göstermez mi? Bunun farkın damıyız? diye, uzun-uzadıya anlattım) Temiz akla sahip olan bilinçli bir Müslüman, şeytanın şerlerinden Allah’a sığındığı gibi, Allah’ın adı ile hareket ederken, daima Allah’a hamd edecektir.
Yedi sene anlatmaya niyet ettiğimiz Fatiha suresinin, birinci senesinde İstiaze’yi anlattıktan sonra, Fatiha suresine olan yolculuğumuzun girişinin, ikinci senesinde besmeleye başlamak üzereyken, üç ayaklı çeteyi oluşturanların engeline takıldım. Ayet ve hadislerden oluşan Tevhid temeli ile inşa etmeye çalıştığımız gönül sarayını yıkmaya çalışan üç ayaklı bu çete; Ateşe odun taşıyıcısı kartal burunlu kadınla beraber hareket eden, Rıfk görünümlü adam, bunların birlikteliğine zekice destek veren kişi ve ateşe odun taşıyıcısına takılan hocanın engeli, beş yıllık radyo sohbetimizin sona ermesine vesile oldu, Yani bir Müslüman’ı engelleyerek işledikleri günahı yüklenmekle kalmadılar, hatalarındaki tevbenin hakkını vermek için, hatalarını düzeltmeye yanaşamadılar. Helalleşememenin günahını yüklenmeye devam ettiler, Burada asıl önemli olan sohbeti dinleyenlerle helalleşecek olamamaları? Yüklendikleri günah yükünün büyüklüğünü göstermektedir.
Son bir senedir istiazeyi anlattıktan sonra, ikinci senenin başlangıcında besmelenin girişinde bıraktırılsam da,,,
Bir ayeti günlerce, aylarca kimse anlatamaz aklım almıyor diyen genç arkadaş, şunu itiraf etmek zorunda kaldı;
– Vallahi Yedi ayetten oluşan Fatiha suresini, Yedi sene anlatılabileceğine şahit oldum, bu olsa-olsa Allah’ın verdiği bir ikramdır, dedi… O genç arkadaşa;
– Yedi ayetten oluşan Fatiha suresini, yedi sene anlatırım demekle hata ettiğimi söyledim. Genç arkadaş;
– Hata mı ettin, dedi?.
– Hatalıyım, çünkü Allah’ın bir ayetine bu şekilde sınırlandırma getirmek asla doğru olamaz, Bir sene istiazeyi anlatırken şunu fark ettim ki, Allah’ın izni ile yedi ayetlik Fatiha suresi yedi sene değil de, yetmiş sene (yani bir insan ömrü kadar) anlatılabileceğine inandım, dedim.
Bu sohbetimize şahit olanlar bunun idrakine vardılar, sohbetimize şahit olmayanlara şahit olanlar ahİrette şahitlik edeceklerdir elbette,,, Bir ayet günlerce aylarca anlatılabilir mi? diye vesveseye-şüpheye düşenlere şu açıklamayı yapalım ki, kalpler mutmain olsun. Bir sene boyunca istiazeyi önceleri bir bütünlük içerisinde anlattığım gibi, sonradan konunun içinde geçen sığınmanın, anlam ve önemini üç ayrı konuda ve her konuyu kendi arasında günlerce, aylarca açıklamaya çalıştık.
Birinci konu Şeytandı; Böyle bir düşmanı tanımak için, konu ile ilgili onlarca ayeti ve hadisi anlattık,,,
İkinci konu İnsan’dı; Halife olarak tayin edilen insan, huy-ahlak ve aklıyla yüksek derecelere ulaşma kapasitesi olsa da, her konuda acizdi, korunmaya muhtaçtı, aldanmaya müsaitti,,,
Üçüncü konu Allah’tır; Her şeye gücü yeten, her şey ona muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ı anlatan ayetleri ve hadisleri anlatmaya çalıştım.
2. sene anlatmayı düşündüğüm ve metot olarak takip edeceğim Besmelede, Allah’ın isimleriyle ilgili ayetleri ve hadisleri anlatmayı düşündüm,,,
3. senede Elhamdülillahi Rabbil alemin de zikredilen Hamd, Rabb, Alem(i kapsayan bilgilerle) ile ilgili ayetleri ve hadisleri,,,
4. senede Errahmanirrahim de zikredilen, Rahman, Rahimle ilgili ayetleri ve hadisleri,,,
5. senede Maliki yevmiddin de zikredilen Din günü (Ahiret), cennet, cehennem ile ilgili ayetleri ve hadisleri,,,
6. senede İyyakenağbudu ve iyyakenastain’de zikredilen ibadet, yardım isteme, dua ile ilgili ayetleri ve hadisleri,,,
7. senede İhdinassıratal mustakim’de zikredilen dosdoğru yol, cennet yolu, kur’an yolu, hidayet ile ilgili ayetleri ve hadisleri,,,
8. senede Sıratelleziyne en’amte aleyhim’de haber verilen peygamberler, sıddıklar, şehidler, salih insanlarla ile ilgili ayetleri ve hadisleri,,,
9. senede Gayril mağdubi aleyhim veladdallin’de zikri geçen gazaba uğrayanlar, delalette olanlardan kimler varsa, zalimlerin, helak olan kavimlerin yapıları, vasıfları ile ilgili ayetleri ve hadisleri anlatmayı düşünmüştüm,,,
Planlı, programlı şekilde anlatmak için sıraladığımız yedi ayetlik sure, dokuz seneye çıkıyor olması, Anlatmaya başladığımızda doksan senede, dokuz yüz sene de süreceğinin göstergesiydi, Çünkü; Rabb’ımın bildirdiği şu ayetler bunun en açık delili ve örneği değil mi?
‘’De ki: “Rabbimin sözleri(ni yazmak) için denizler mürekkep olsa ayrıca deniz üstüne deniz katsak yine de Rabbimin sözleri bitmeden denizler tükenirdi”.(Kehf 109)’’
‘’Yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsa, deniz(ler) de (mürekkep olsa), arkasından yedi deniz (daha gelip) ona yardım etse de (Allah’ın kelimeleri yazılsa), yine (bunlar tükenir), Allah’ın kelimeleri tükenmez. Allah öyle üstündür, öyle hikmet sahibidir. (Lokman 27)’’
Seyyid Muhammed İsmail,;;;;;,Konya

NİSA-MASA-KASA ve HOCA

(Ümmetin Cellatları; Şehvet-Şöhret-Servet ve Gelenek)
Üçlü çetenin yaşattıkları engellemeler olmasaydı, Salih amellerle süslenmiş sözlerim o gün için daha çok faydalı olacaktı, O gün ki sohbetlerim, konuşmalarım üçlü çetenin zulmüne uğradı. Hakkı engellemelerindeki haksızlıklarını hatırlatmama rağmen, konuştuğum kelimeler aciz, kurulan cümleler cılız kaldı.
O gün kendilerini çok güçlü ve etkili zanneden ve üçayaklı çeteyi oluşturan Nisa-Masa-Kasa’nın sembollerinden olan kişiler, buz tutmuş beyin hücrelerinin akletme yeteneklerini kaybetmelerinden dolayı, batılda ittifak ettiler. Gerçeği anlamak gibi kolaylık varken, feryada kulaklarını tıkayarak zor olanı-haksızlık ederek ve zor durumda bırakarak kendilerince bir tercih yaptılar. Kendilerini düşündükleri kadar, karşılarındaki samimi Müslüman’ı düşünmediler.
O gün; susturulmuşluğun acısıyla, boğazımdaki hıçkırıkların düğümlenmesine rağmen, hakikate davet etmemle beraber, yapılan haksızlığın büyük bir vebali olduğunu, hatalarından dönmeleri için yapılan her yönlü uyarılarımı dikkate değer görmediler. Bu yolda ağzımızdan çıkan sözlerin her harfine boyun büktürmemize rağmen, yanlışta ısrar ederek sohbetlerimizi idam etmeye çalışan üçlü çete, O gün için inşa ettiğimiz gönül sarayını yıktılar. Bunu yaparlarken kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiler, haksızlık karşısında feryat eden mazlumun sesine engel oldular. Birazcık vicdan sahibi, birazcık merhamet duygusuna sahip olsalardı, hem anlatana hem de onu dinleyenlere verdikleri zararın büyüklüğünü anlayabileceklerdi. Empati yapamayacak kadar şahsiyetsiz olan bu insanlar, arkadan işler çevirmekle galip geleceklerini düşündüler.
O gün için; Nisa-Masa-Kasa ve Hocanın engellemelerinden doğan haksızlığın acısı olmasaydı;
Bugün için; Salih amellerle süslenmiş bu güzel çalışmaların doğmasına sebep olmayacaktı.
O gün için; Emekler verilerek hazırladığımız sohbette, anlatılan güzel sözler unutuldu;
Bugün için; Canı gönülden emekler verilerek yazılmış yazılar, sohbetlerde okunur oldu.
O gün için; Üçlü çete ittifakına karşı hakikati anlatan sözlerim, çok basit ve savunmasızdı;
Bugün için; Hakikati anlatan yazılarım, çok daha kuvvetli ve etkili oldu.
O gün için; Yapılan haksızlığa karşı döktüğüm gözyaşları sel oldu;
Bugün için; Hakkın yanında dökülen bu yazılar, zulmedenlere afet oldu.
,,,,,,,
Üçlü çete ittifakından beş yıl önce;
Müslümanların baskı altında olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz, İslam adına yapılan her davranış neredeyse suç olarak algılanırken, İslami sevdaya sahip olanlar ötekileştiriliyor. Toplum üzerinde kurulan korku imparatorluğundan, hocaların bile payını alarak susmalarına sebep olduğu bir anı yaşıyoruz.
,,,,,Radyonun masa başında duran yönetmeni sorumlu olarak durduğu yerde, Müslümanların ilgisizliğinden ve sessizliğinden yakınıyor. Toplumun kanaat önderleri diyebileceğimiz herkes büyük bir felaketin ölüm sessizliğinde susmayı tercih etmiş. Hiç kimsenin uğramaya bile cesaret edemediği yerde, konuşacak-anlatacak birilerine ihtiyaç olmasına rağmen, bir tane Allah’ın kulu çıkmıyor. Tanıdığımız ve tanıştığımız herkese teklifler götürsek de, mazeretleri daha çok olunca Bu ölüm sessizliğine bir ses olsun diye, Bismillahirrahmanirrahim diyerek sohbetlerimize başladık, Toplumda onlarca ilim sahibinin yanında, bizim sohbetlerimiz bir damla misali olsa da, susuzluğa ne kadar etkili olacaktı bilmiyoruz ama, bir damlanın birilerine can suyu olması ümidi ile diyoruz,,,
Beş sene içerisinde hiçbir mazerete sığınmadan, hiçbir aksama yaşamadan, yaz-kış demeden yüzakımızla Cuma sohbetlerini başarıyla tamamladık,,,
Müslümanların üzerinde oluşturulan korku imparatorluğu yıkılmış, tecrübelerinden ve ilimlerinden faydalanacağımız çok değerli gördüğümüz hocalarımızdan bazıları, güzel yüzlerini göstermeye başlamışlardı. İşte bunlardan birisi yanımıza geldiğinde birkaç kişi ile oturuyorduk, onu tanıyanlardan biri, Mehmed hoca dedi.
Bu ilim ehli hocaya hürmeten, onun yanında susmam gerektiğini, sevgi ve saygımı belirtmek için ilk karşılaşmamda ilan ettim,
– Arkadaşlar okyanus göründüyse teyemmüm bozuldu, dedim.
(,,,Böyle dememi gerekli kılan sebeplerim o kadar çoktu ki, her şeyden önce ilim ehli hocaların yanında konuşmak adaba uygun değildi. Onlar; ilim ve tecrübeleriyle görmüş-geçirmiş olması hasebiyle, tecrübe ve bilgilerine hürmeten susmak, en doğru olanı diye düşünürüm. Çocukluk ve gençlik yıllarımda bile, daima bu düşünceler bende hakimdi. Ne zaman bir düğün evine gitsem veya ne zaman bir cenaze evine katılsam, Yaşlıların ve gençlerin ayrı-ayrı odalarda oturduğu ortamlarda, tercihimi büyüklerden yana kullanır ve onların arasına oturur, Hayran olduğum bilgilerinden ve tecrübelerinden faydalanırdım,,,)
Daha önce hiç kimselerin uğramadığı ve beş senedir sohbet yaptığımız yere, şimdilerde birbirinden güzel hocalar dersler yapmaya başladı. Neredeyse her saat başı sohbetler oluştu, bu güzelliği oluşturan güzel hocalarla beraber, büyük külfetlerde gelmeye başladı. Bazı hocalar sohbetin gününü beğenmezken, bazıları sohbetlerinin saatlerini sorun etmesi nedeni ile buradaki çözümsüzlüğü artırdı. Ümmetin yardımlarıyla oluşturulan bu yer herkese açıkken, iki kardeş hoca buranın her şeylerine karışmaya ve sahiplenmeye başlaması, kendilerinden olmayan ve kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara, engeller çıkarmaları. Sonradan geldikleri yere, son sahibi olmak azmiyle olsa gerek bunu açıkça gösterdiler, Hatta teklif edilen isimler arasında, taşan hoca’nın sertliğini bahane ederek engel çıkardıkları gibi, Başka bir hocayı da başka mazeretlerle silmeye çalışmaları, işin ihtiras boyutunun büyüklüğünü gösteriyordu… Acaba yanılıyor muyum? dediğimde görünen köye kılavuz gerekmediği belliydi; Bu mekan onların yakınlarıyla dolmuştu; 1. olarak; Mehmet hoca önce kendi başladı, 2. olarak kardeşi başladı, 3. olarak hocanın oğlu, 4. olarak kardeşinin büyük oğlu, 5. olarak kardeşinin küçük oğlu, 6. olarak Hocanın damadı, 7. olarak hocanın torunu, 8. kişi Hocanın arkadaşı, 9. kişi hocanın öğrencisi derken,,,,, neredeyse günün her saati, haftanın yedi günü boyunca konuşma istek ve arzuları işgale sebep oldu… Bu neyin nesidir? Topluma karşı vitrin, seyirciye imaj gösterisi mi?
Toplum içinde öyle hocalar var ki, canım-ciğerim dersin, onları dinledikçe-dinleyesin gelir, sevdikçe-sevesin gelir, Sevgin-saygın hep ahiretlik tir. Öyleleri de var ki; iyi ki onları tanımadan-tanışmadan İslam la tanıştım dersin. Onlar; Nisa-Masa-Kasa sevdalıları, Onlar; kendilerinden olmayanları veya kendilerinin boyundurukları altına girmeyenleri, laflarıyla ötekileştirmek, yalnızlaştırmak ve kendi saltanatlarını sağlamlaştırmakta olanlardı. Onların davranışları gök gürültüsü gibi yırtar ortalığı, seni anlamak isteyenlere engel olduklarını zannederler, zandan ibaret düşünürler. Onlar; Tevhid merkezli gönül sarayımızı yıkmaya çalışan üç ayaklılar dı… Onlar kimdi?;
Nisa’dan biri; Odun taşıyıcısı olarak ortaya çıkan, kartal burunlu kadın,
Masa sahibi olan; Kurumda ağalığını ilan ederek masaya kurulan Rıfk görünümlü adam,
Kasa sahibi olan; Kirli ittifaka zekice aracılık eden kişi,
Hoca olanı da; Gerçekten samimi bir hoca ise, Adam kazanmanın sorumluluğunu taşır, değil mi?
Güzel sonuç Allah yolunda gidenleri sevmek, engelleyenleri sevmemek ti, İşte bizde bu sözlerimizle bunları anlatıyoruz. Düşmanlık ancak Müslümanları engelleyen, Nisa-Masa-Kasa ve Hocalardan kim varsa onlaradır. Zulüm üzerine kurulan ittifaklar, zulümatın çoğalmasına sebep olacaktır, sünnetullah gereği zulme rıza zulümdü.
Ateşe odun taşıyıcısı kartal burunlu kadın ile iş birliği yapan Rıfk görünümlü adam, zulme zekice aracılık eden ve üçlü çeteye onay veren hoca, bu ümmetin tepesinde duran cellatlar gibi olmuşlardı. Kıyımlarını ve yıkımlarını doğruluk adı altında yapmaları en iğrenç olanıydı. Bu insanların akılları ayak, ayakları akıl olmaktan kurtulmadıkça, üzerlerinde taşıdıkları ifrat ve tefrit hastalıklarını yaymaya devam edecekler. Gerçekte bunlar Müslüman mı diye sorgulamak lazım? Bunlar kemiklerine et giydirilmiş insan türü varlıklar mı, diye düşünmek lazım?
Böyleleriyle tanışmadan önce, vahiyle tanıştıran Allah’a hamd olsun. Şüphesiz ki Allah, insanlara örnek olarak Hz Muhammed (s)’i Alemlere rahmet, Mü’minlere güzel örnek ve bütün kullara hüccet olması için, hidayet için göndermişken, Nisa-Masa-Kasa yı oluşturan üçlü çetenin yaptığı gibi amaçlarını araç haline getirenlerden Allah’a sığınırız. Sahiplendikleri mekanı ‘’demirci’’ atölyesine çevirenlerden, kendi istek ve arzularına göre insanlara şekiller vermeye çalışanlardan Allah’a sığınırız.
Üçlü çetenin işbirliğine güvenerek her gün birkaç defa konuşan hoca, kabaran iştahını tatmin etmek için üçüncü bir sohbete hazırlık yapmakta, tek oturuş da 1 cüz okuyup anlatma derdinde,,, (Ve bu olayı İbrahim hocanın sohbet gündemine taşıyan Rıfk görünümlü insan, Mehmed hoca ile yaşadığı sorunu anlatıyor,,,) Bunları duyduktan sonra, Benim konuşmalarıma engel olanlara çanak tutan hoca, Anlattığım sohbetlerimin kaldırılmasına yönelik hareket eden hoca, haftalık olan sohbetimize müdahale eden hoca, Altmış yaşını geçtikten sonra çocukça ikili oynar mı? Olmamalı değil mi?
Bu bilgileri bildiğimden habersiz olduğumu varsayarak, iyi niyetimi muhafaza etmek için, Aklı başında hiçbir hoca böyle ikili oynayamaz düşüncesiyle… Bunlar Nedir? Ne değildir? diye ziyaretine gittim. Çünkü; Tek taraflı hiçbir insan yargılanmamalı diye hocanın yanındayım. Her zaman ki gibi güler yüzüyle karşıladı, hatta iki tanede misafiri vardı, Müsait olduğumuz bir zamanda, Yapılan haksızlığın giderilmesini söylediğim halde, kendisinin bile fazla gitmediğini, gitmek istemediğini söylerken, ben onun adına utanıyordum… Sonra dayanamadım tamam da, siz böyle demişsiniz diye duyduklarımı hatırlatınca; Çok ustaca geçiştirme ve baştan savma yeteneğini kullanarak, ‘’Ben istedim ama olmadı’’ ‘’kabul görmedi’’ diyerek bu konudaki kabiliyet yeteneğini gösterdi. Bu kadar pişkinlik karşısında söyleyecek söz bulamadığım için sustum. (Bir günde üçüncü bir konuşma istediği ‘’Kabul görmemiş’’ söylemi içimde dalga-dalga yankılanıyorken) Odun taşıyıcısı kadınla iş birliği yapan Rıfk görünümlü ağanın duasını yapan Mehmed hoca ve bu duaya amin diyen zeki görünümlü insan, O gün taş oldular da çığlığımızın acısını duymadılar,,,,,
Üçlü çetenin kurulmasından yedi yıl sonra, batıl olan ittifakları bozulmuştu,
Nisa’dan olan biri; Ateşe odun taşıyıcısı kartal burunlu kadından haber alınamadı,
Masa sahibi olan; Bulunduğu yerin ağalığını bıraktı,
Kasa sahibi ise; Zekiliğini batıldan yana batırdı,
Hoca da; Kendi avanesiyle birlikte, sahiplenmeye çalıştıkları kurumu terk etmek zorunda kaldı.
,,,İşte dostlar; Anlattığım bütün hikayeler mutlu sonla bitmiyor, bu hikayede diğer hikayelerin yanında tuzu-biberi olsun…
Seyyid Muhammed İsmail – Konya

BİZLERİ KUŞATAN AYETLER

Bir davete icabet için akşam ziyaretindeyim, güzel bir evin bahçe kapısından içeri girerken, ev sahibi kapıda karşılıyor. Sağ ve sol tarafımda dallanıp budaklanmış kırmızı güllerin kokusu etrafa yayılırken, Ev sahibiyle selamlaşıp kucaklaşıyoruz, Bu arada gözüm yukarıda ki üzüm bağına ve üzümlere takılıyor. Ev sahibi arkadaş bahçenin güney tarafında duran kamelyayı işaret ederek;


– Buyurun, dedi.
Biraz sonra iki misafir daha geldi, kamelyanın içine yerleştirilmiş oturakların üzerinde, kilim desenli minderlere oturuyoruz. Muhabbetimizin başladığı sırada, bir arkadaşımızın teklifiyle, hep beraber çimlerin üzerine oturmaya karar verdik, hatta çoraplarımızı çıkardık. Ayaklarımızı çimlere temas ettiriyoruz, bu güzelliği yaşamak çok farklı bir duygu, o duyguyu konuşarak anlatmak için o anı yaşamak gerekir. Ayaklarımızın çimlere dokunmasıyla birlikte, öyle bir rahatlama oluyor ki, bu rahatlık bütün vücudumuzun en yukarısına doğru ihtilal yaparak hissettiriyor.


Evin sahibi Doktor Nadir, bizlere ikram olarak paylaşmayı düşündüğü, elindeki nimetleri söyledikten sonra, ‘’hangi ikramı’’ önce istersiniz diye sözünü sonlandırdı. Doktor Nadir’in burada anlattığı nimetlerin hepsi midemizin açlığı ile alakalı nimetlerdi, asıl bize gerekli olan, asıl aç olan kalbimiz değil miydi? Ruhumuzun gıdası olan nimetleri canım çekiyor, Ruhumun ve aklımın açlığını doyuracak nimetlere ihtiyacım vardı, hepimizin bu açlığa ihtiyacı olmalı diye düşündüğüm için, Nadir Abi’ye;
– Öncelikle bizlere, birkaç tane ayet ikram eder misin? dedim.
Bu isteğim ev sahibi tarafından, birkaç ayetin söylenmesiyle kabul göreceği ümidi ile beklemeye başladım, bakalım Nadir Abi Kur’an’dan hangi ayetleri bizlere ikram edecek diye, aç olan duyularıma sabretmeleri için baskı kuruyorum.


Bir evin bahçesinin içindeyim, bir bahçe ki Konya’nın içinde, bir şehir ki dünyanın içinde ve bizler dünyanın içinde zerre misali konakladığımız yerde, bizleri nurlandıracak ve bir o kadar da onurlandıracak ayetleri duymak istiyorum,


Nadir abi’nin gündeminde hangi ayetler vardı diye sabır la beklemeye devam ederken, kafasını gök yüzüne çevirdi, Ve eliyle gökyüzünü işaret ederek;
– İşte hocam, gökyüzün de görünen her şey Allah’ın ayetleri, dedi.
Çimlerin üzerinde oturan bizler, yeryüzünden gökyüzüne bakmaya başladık,,, Nadir abi sözüne şöyle devam etti;


– Gökyüzünü süsleyen yıldızlar,
– Gecenin karanlığı,
– Görkemiyle aydınlık veren Ay,
– Daha göremediğimiz ve fark edemediğimiz ne varsa, bunların her biri Allah’ın ayetleri değil mi? dedi, çevremizi kuşatan ayetlerden örnekler vermeye devam etti;


– Bahçedeki ağaçlar ve onların meyveleri, çiçekler ve onların renkleri-kokuları, kuşlar ve onların sesleri, bahçe duvarının üzerini kaplamış sarmaşık ve bunların hepsi Allah’ın ayetleri değil mi?,,,
Doktor Nadir, bizleri kuşatan ayetleri tek-tek anlatırken, hayatımıza inzal olmuş, renk katmış ayetlerden örnekler veriyordu, Bu muhteşem görkemin karşısında, etkilenmemek elde değil, Alemlerin Rabbına teslim olmamak elde değil.!
Bu büyük lütuf karşısında, akıl tutulması yaşıyorum, sanki dilim lal olmuş, Hz Meryem gibi suskunluk orucu tutuyorum. Dilim suskunluğunu korurken, gevşek duran ayaklarım ve vücudum, bu muhteşem ayetler karşısında toparlanmakta;
Akıl tutulması yaşayan beynimin hücrelerinde, karanlıkta kalmış bilgilerime, şu ayetler şimşekler gibi çakmakta;

– ‘’Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde debrenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.’’ (Bakara 164)
– ‘’Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, akıl sahipleri için deliller vardır.’’
– ‘’Onlar (Akıl sahipleri) ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin-derin düşünürler ve şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın; seni noksan sıfatlardan uzak tutarız. Bizi cehennem azabından koru!’’ (Al-i İmran 190-191)
– ’’De ki: Göklerde ve yerde neler var/neler oluyor, bir bakın! O ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir toplumun hiçbir işine yaramaz.’’ (Yunus 101)
– ‘’Göklerde ve yerde nice mucizeler var ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar bile.’’(Yusuf 105)
– ‘’De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” (Rad 16)
– ‘’Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık.’’
– ‘’Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Oysa onlar bundaki delilleri görmezlikten geliyorlar.’’ (Enbiya 31-32)
– ‘’Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.’’ (Hac 18)
– ‘’Kendi yörüngesinde seyreden güneş de bir delildir. Bu, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.’’
– ‘’Ayın da seyrine menziller (miktarlar) takdir ettik. Nihayet kurumuş eski hurma dalının yay şeklini alır.’’
– ‘’Ne güneşin aya yetişmesi mümkündür. Ne de gündüzün geceyi geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzer gider.’’ (Yasin 38-39-40)
– ‘’Andolsun, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?” diye soracak olursan, şüphesiz: “Allah” diyecekler. Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (Ankebut 61)’’
– ‘’Üzerlerindeki göğe hiç bakmıyorlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık, onda bir çatlak da yoktur.’’
– ‘’Yeri de nasıl (döşeyip) uzatmış, üzerine sabit dağlar oturtmuşuz. Orada görünüşü güzel her çeşit bitkiden çiftler yetiştirdik.’’
– ‘’Bunlar, Allah’a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ona ibret vermek içindir.’’
– ‘’Bir de gökten bereketli bir su indirip de onunla bağlar, bahçeler ve biçilecek taneler bitirmekteyiz.’’
– ‘’Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik. (Kaf 6-10)
– ‘’O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman’ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?’’ (Mülk 3)
– ‘’Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?’’
– ‘’Dağları da birer kazık kılmadık mı?’’
– ‘’Sizleri çift çift yarattık.’’
– ‘’Uykunuzu bir dinlenme yaptık.’’
– ‘’Geceyi bir örtü yaptık.’’
– ‘’Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık.’’
– ‘’Üstünüze yedi sağlam bina (gök) çattık.’’
– ‘’İçlerine ışık saçan bir kandil astık.’’
– ‘’Yoğunlaşmış bulutlardan şarıl-şarıl bir su indirdik.’’
– ‘’Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye.’’
– ‘’Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler (çıkaralım diye).’’ (Nebe 6-16)
– ‘’Yaratılışça siz mi daha çetin siniz, yoksa gök mü? Onu Allah bina etti.’’
– ‘’Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.’’
– ‘’Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı.’’
– ‘’Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.’’
– ‘’Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.’’
– ‘’Dağlarını oturttu.’’
– ‘’Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için.’’ (Naziat 27-33)
– ‘’Devenin nasıl yaratıldığına, bakmazlar mı?’’
– ‘’Göğe bakmıyorlar mı nasıl yükseltilmiş?’’
– ‘’Dağların nasıl dikildiğine, bakmazlar mı?’’
– ‘’Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?’’ (Gaşiye 17-20)
Seyyid Muhammed İsmail – Konya

BUYUR TANIŞALIM

Uzun koşu yarışına katılmış bir yarışçı gibi koşarak yanıma gelen, uzun boylu bir genç;
– Hocam lütfen şu parayı acele bozabilir misiniz? dedi.
Gencin isteğini yerine getirecek şekilde, elimden geleni yaparak yardımcı oluyorum. İşinin görülmesinden dolayı çok sevinen ve geldiği gibi gitmek için geri dönen gence;
-Bir dakika! dedim.
Şaşıran genç, bana geri döndü;
– Buyurun hocam, dedi.
– Sana yardımcı oldum, senin dediğini yaptım, şimdi sende bana yardımcı olur musun?
– Nasıl yani? dedi.
– Sende bana bir ayet söyle, dedim.
Belki de ömründe ilk defa böyle bir olaya şahit olan uzun boylu genç, gitmekle kalmak arasında şaşırıp kaldı ve;
– Ayet mi? dedi.
– Evet ayet, dedim.
– Ne ayeti? dedi.
Ne ayeti deyince, ağzımdan şu cümleler dökülüverdi;
– Sen Müslüman sın değil mi?
– Elhamdülillah tabi ki Müslümanım hocam, dedi.
– O zaman ayet nedir biliyorsun?
– Bilmez olur muyum, biliyorum hocam, dedi.
– Biraz önce sana yardımcı oldum, dediğini yaptım, şimdi sende bana yardımcı ol, Senden sadece aklında olan veya gündeminde olan bir ayet söylemeni istiyorum, diye tekrarladım, Ne yapacağını bilemeyen genç;
– Hocam şimdi acelem var, sonra söylesem olur mu? dedi.
– Tamam, sonra dediğin gün nasip olursa, en az üç tane ayetle yanıma gelmeni istiyorum, dedim.
– Tamam hocam, size üç tane ayet öğrenip geleceğim söz veriyorum, dedi.
Ve koşar adımlarla yanımdan uzaklaştı, gitti.
,,,,,
Bir hafta sonra;
,,,,,
Kalabalık bir ortamın içinde yardımcı olmaya çalıştığım ve ilgilendiğim bazı aileler var, böyle bir meşguliyetin içerisindeyken kapıdan iri yapılı ve uzun boylu bir adam girdi, Yüksek ve kalın bir ses tonuyla;
– İsmail hoca ile görüşeceğim, dedi.
İçer de bulunan herkes, sesin geldiği tarafa döndü,
Kalın sesin sahibi uzun boylu adam, sesin muhatabının kim olabileceğine bakınırken göz-göze geldik ve Yumuşak bir ses tonuyla;
– Hoca değilim ama, galiba aradığınız ‘’İsmail’’ benim, dedim.
– Hocam sizinle tanışmak için geldim, müsait misiniz? dedi.
– Az bir işim kaldı, eğer vaktiniz varsa şurada biraz bekleyebilir misiniz? Şu işimi halledeyim sizinle tanışalım inşaAllah, dedim.
Meşguliyetimin ve kalabalığın azaldığı uygun bir zaman da, bu arkadaşın yanına oturdum.
– Buyurun tanışalım, dedim.
– Hocam ben Halid’in babasıyım.
(Halid’in kim olduğunu öğrenmek istercesine;)
– Halid ???, dedim.
– Hocam, para bozdurmaya gelen bir genç den üç tane ayet öğrenip gelmesini istemişsiniz ya, hani uzun boylu bir delikanlı.
– Evet- evet hatırladım,
– Hocam bu olayı evde duyunca özellikle sizinle tanışmak için geldim, çok meşgul olduğunuzu gördüm sizi rahatsız ettim hakkınızı helal edin, dedi.
– Her zaman için helal olsun, Beni Allah için rahatsız etmenize sevinirim,
– Hocam, bir-kaç gün önce oğlum Kur’an-ı kerim’i eline almış sayfalar arasında notlar alıyor, ayetler okuyordu. Onu böyle Kur’an okurken görünce;
– Halid, ne oldu oğlum? Kur’an da ki ayetlere bakıp da neler yazıyorsun? dedim.
– Sorma baba! Kuruyemiş sattığımız yerde, başımdan ilginç bir olay geçti, diyerek
Sizinle yaşadığı olayı anlattı. Bende;
– Bu hocayla mutlaka tanışmalıyım niyetiyle yanınıza geldim.
(Halid’in babası derin bir nefes aldıktan sonra kaldığı yerden anlatmaya devam etti)
– Hocam, Babası olarak Halid’i asla oyundan kaldıramazdım, sabahlara kadar oyun oynardı, bir kere olsun Kur’an okumazdı, Şimdi oğlumun Kur’an la ilgilendiğini görünce, ‘’Benim başaramadığımı Kim başardıysa ona gidip teşekkür edeyim, bu hocayla bir tanışayım, dedim.
– Hocam aklımdayken, Halid sözünü yerine getirdi mi? Size üç ayet ödevini verdi mi? Diye sordu;
– Vermez mi! MaşaAllah ayetleri açıklamalarıyla beraber ezberlemiş de gelmiş, söylediği ayetlerle ilgili geniş bir sohbet yaptık,,,
,,,Bu vesileyle, Halid’in babasıyla tanışmış olduk, zaman içerisinde görüşmelerimiz arttı, her oturuşumuz ve sohbetlerimizde fikirsel alış-verişlerimiz oldu. Duydum ki; Halid’in babası çevresindeki insanlara, akrabalarına, hatta ders verdiği sohbet gurubuna şu itirafı yapıyormuş;
– İsmail hoca sayesinde, elli yaşıma kadar öğrendiğim bütün tabularım yıkıldı, öğrendiklerimizden İslam’a uymayanları gördüm. Halbuki inandıklarımızdan bir çoğu gelenek ve görenekten ibaret olduğunu, doğru zannettiklerimizin bir çoğunun da yanlış olduğunu öğrendim. Bu yüzden sağlıklı düşünemeyip çok büyük yanılgılardan kurtulduğunu söylüyormuş. Ne zaman benimle karşılaşsa, İsmail hocam elli yaşıma kadar öğrendiklerimi alt-üst ettin, iyi ki de alt-üst ettin, Ne kadar büyük yanılgılar ve yanlışlar içerisindeymişim, diyordu.
Halid’in babasından sonra, Halid’in kardeşi Yusuf’un anlattıklarına ne demeli;
– Hocam, Halid’le yaşadığınız bu olayı ilk duyduğumda para bozdurmaya uzun süre yanınıza gelemedim, ihtiyacım olan bozuk parayı bulabilmek için bütün esnafları gezerdim, ama size uğrayamazdım.
Kendi kendime derdim ki;
– Şimdi bu hocanın yanına gitsem benden de ayet ister de cevap veremem korkusu yaşardım, Bunu arkadaşlarının yanında gülerek anlatan Yusuf, hem arkadaşlarını güldürüyor, hem de bana çok tebessümler ettiriyordu. Aylar sonra, şimdi; Cuma sohbetlerini aksatmayan gençlere ve onları organize eden Yusuf’a teşekkür ederim…
,,,,,,, Birçok gençlerle tanışmamıza vesile olan, Cuma sohbetinin oluşumuna temel olan, Hidayet kapılarını açan Üç ayetin bereketine bakar mısınız? Bu bir mucize değil de nedir?


Seyyid Muhammed İsmail – Konya